|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nde yayımlanan “Ülkeler Arası Refah Farklılıkları: Akademinin Getirdiği Açıklamalar” başlıklı yazımdan bu yana, kalkınma veya ekonomi üzerine yeni bir yazı kaleme almadım. Bunun yerine, Türkiye’nin içinden geçtiği siyasi süreçlere dair veriye dayalı analizler yayımladım. Bu durum, bazı okuyucular için başlangıçta sorgulanabilir, ancak benim çalışmalarımın odak noktasını toplumsal tabakalaşma, sınıf oluşumu ve ülkelerin kalkınma dinamikleri arasındaki ilişki oluşturuyor. Dahası, ekonomik gelişme ve kalkınma için belirli tabakalaşma biçimlerinin toplumda var olması gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal tabakalaşmayı ve sınıf oluşumunu verilere dayalı biçimde gözlemleyebildiğimiz alanlardan birisi ise seçmenin siyasal tercihleri ve sosyal tutumlarıdır. Dolayısıyla ekonomik gelişmelerin yanında toplumun siyasal ve sosyal olaylara olan reaksiyonu üzerine de analizler yapıyorum.
Bu yazıda, öncelikle sınıf oluşumu ile kalkınma arasındaki ilişkiyi tarihsel bir perspektiften ele alacağım. İzleyen yazılarda ise yabancı ülkelerle karşılaştırmalı olarak gelir ve refah düzeyi göstergeleri, ekonomiye ilişkin veriler ve seçim verileri üzerinden toplumsal tabakalaşma ile kalkınma arasındaki ilişkiyi inceleyeceğiz. Bu karşılaştırmalar, Türk toplumunun sınıf oluşumu açısından gelişmiş ülkelerden hangi yönleriyle farklılaştığını ve bu farklılıkların demokrasi, toplumsal düzen ve kalkınma üzerinde nasıl etkiler doğurduğunu göstermeyi amaçlayacaktır. Ayrıca söz konusu yazılar, Türkiye’nin kalkınma sürecinde izlemesi gereken politikaların belirlenmesine ışık tutacak bulgular da sunacaktır.
Tarihsel süreçleri yorumlamada en çok başvurulan yöntemlerden birisi Marksist tarih anlayışıdır. Bu anlayış, insanlık tarihini sınıflar arası mücadelelerin bir sonucu olarak değerlendirir, dönüşümün ve tarihin temel dinamiğini üretim araçlarının mülkiyeti ve bu mülkiyet ilişkilerinden doğan sınıflar arasındaki çatışmalarda görür. Her ne kadar Marksist fikri benimsemiş bir insan olmasam da bu yaklaşımın tarihi ve toplumsal değişim süreçlerini açıklama konusunda son derece başarılı olduğunu düşünüyorum. Marksistlerden temelde ayrıldığım nokta, insanlığın özellikle son iki yüzyılda yaşadığı muazzam refah artışı ve teknolojik ilerleme dikkate alındığında, Marksistlerin iddia ettiği gibi sınıfsız bir toplum hedefinin insanlığın gelişimi açısından doğru bir yapı olmadığını, aksine belirli sınıf yapılarının bu ilerlemenin öncül koşulu olduğunu ve insanlık için son derece yararlı etkiler doğurduğunu gözlemliyorum.
Şimdilik, kalkınma ve sınıf oluşumu arasındaki “nedensellik” tartışmasını bir kenara bırakarak mevcut gözlemlere ilişkin genel bir perspektif aktaralım. Toplumlara baktığımızda, ekonomik açıdan gelişmiş ve az gelişmiş olanlar arasındaki en belirgin farklardan birisi ekonomik organizasyonların ve üretim birimlerinin türleri ile karmaşıklık düzeyleridir. Bu farklılık yalnızca günümüzde değil, tarihsel süreç boyunca toplumlar arasında gözlemlenen temel bir olgu olmuştur. Nitekim, toplumların gelişmişlik seviyesi arttıkça üretken organizasyonlardaki ve ekonomik birim türlerindeki artan karmaşıklığın değişimiyle toplumsal yapı, örgütlenme biçimi ve hepsinden önemlisi toplumsal tabakalaşmadaki değişim arasındaki ilişki dikkat çekicidir (Hoselitz, 1964). Ekonomik olarak gelişmiş toplumlar, gelişmemiş toplumlara kıyasla keskin şekilde ayırt edilen ve ekonomik üretkenliği yüksek bir iş bölümüne sahiptir. Buna ek olarak, ekonomik ve sosyal eylem rolleri çok daha belirgin bir yapıdadır.
Modern döneme ilişkin aktarılan bu gözlemlerle beraber, tarihsel açıdan bakıldığında sanayileşme öncesi dönemde dünyanın farklı bölgeleri arasındaki ekonomik farkların sınırlı olduğu görülmektedir. Pomeranz’ın çalışmalarında da ortaya koyduğu üzere (Pomeranz, 2000), 1800’e kadar yaşam koşulları ve refah düzeyleri arasında dünya genelinde büyük uçurumlar yoktur. Buna karşılık, Avrupa içindeki ayrışma belirginleşmeye başlamıştır. Özellikle İngiltere ve Hollanda gibi kuzeybatı ekonomilerinde; tarımsal üretim ilişkilerinin dönüşmesi, mülkiyet ve sözleşme haklarının görece güvenceye kavuşması, pazar bütünleşmesi ve kentleşmenin hızlanması, finansal aracılık kurumlarının gelişmesi ve uzmanlaşmış işbölümünün yaygınlaşması, bu bölgede hem ekonomik organizasyonların karmaşıklığını artırmış hem de toplumsal örgütlenmede farklılaşmalara yol açmıştır. Pomeranz’a göre bu kurumsal ve sınıfsal altyapı, ucuz ve erişilebilir kömür ile denizaşırı kaynak ve pazar ağlarının eklemlenmesi sayesinde, 19. yüzyıl eşiğinde Sanayi Devrimi’ni tetiklemiştir. Böylelikle, daha önce sınırlı olan farklar Sanayi Devrimi’ni erken ve derin yaşayan Batı Avrupa ve Batı kökenli yerleşimci ekonomilerde ivmelenerek “büyük ayrışma”ya dönüşmüştür.
Grafik 1, söz konusu ayrışmanın veriye dayalı izlerini sunmaktadır. Grafikteki değerler, 2011 yılı fiyatları esas alınarak satın alma gücü paritesine göre düzeltilmiş uluslararası dolar cinsindedir. Bu yaklaşım, ülkeler arası fiyat düzeyi farklarını ve enflasyon etkisini arındırarak her ülkenin kişi başına gelirini, 2011 ABD’sindeki 1 doların satın alma gücüne eşdeğer bir ölçekte karşılaştırılabilir kılar. Böylece kur hareketlerinden bağımsız, zaman ve mekân karşılaştırmasına elverişli bir refah göstergesi elde edilir.

Grafik, 1820’den bu yana bölgelerin kişi başına gelirlerinde genel bir artış olduğunu, ancak başlangıçta birbirine görece yakın seviyelerden bugün belirgin bir ayrışmaya gidildiğini göstermektedir. 1820’de Türkiye’nin de dâhil olduğu ve en alt basamakta yer alan Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da kişi başına gelir 886 uluslararası dolar iken en üst basamakta bulunan Batı Kökenli Yerleşimci Ülkelerde 2.513 uluslararası dolardı ve aradaki fark yaklaşık 2,8 kattı. 2022’ye gelindiğinde Batı Kökenli Yerleşimci Ülkeler 56.568 dolara yükselirken en düşük gelirli bölge olan Sahra Altı Afrika 3.437 dolarda kalmış ve bölgeler arasındaki fark 16 katı aşmıştır.
Refah düzeyi açısından ortaya çıkan bu farkların kurulan toplumsal örgütlenme biçimiyle ilişkisi son derece önemlidir. Ekonomik büyüme yalnızca üretim tekniklerindeki gelişmeler veya doğal kaynakların bolluğu ile açıklanamaz aynı zamanda bu kaynakların nasıl kullanıldığıyla yakından alakalıdır. Kaynakların nasıl kullanıldığı ise toplumların örgütlenme biçimleri, sınıf yapıları ve siyasal kurumlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu noktada özellikle toplumsal güç odaklarının ve sınıfların birbiriyle ve merkezi otoriteyle kurdukları ilişkileri, siyasal talep ve yükümlülüklerinin niteliği belirleyici hâle gelmektedir. Dolayısıyla toplumsal ilişkilerin detaylı şekilde irdelenmesi faydalı olabilir.
Toplumun materyalistik temelini oluşturan mal ve hizmetlerin üretimi ve tahsisi etrafında merkezde yer alan en temel ihtiyaç, sosyal sistemi oluşturan kişiler ve gruplar arasında etkileşim kalıplarının ve dayanışma biçimlerinin yaratılması ve sürdürülmesidir. Ne var ki, her toplum oldukça benzer işlevsel gerekliliklerle karşı karşıya kalabilirler ancak bu ihtiyaçları karşılamak için çok farklı kaynakları (emek ve sermaye) kontrol ettikleri için farklı yapılara sahip olacaklardır.
Bununla beraber bireyler veya gruplar arasındaki yapısal ilişkiler sadece toplumun ekonomik değil, politik, kültürel ve dayanışma odaklı boyutlardaki ihtiyaçlarını yerine getirmek için de kurulur. Politik, kültürel ve dayanışma odaklı ilişkiler ve eylemler, oluşturulan ideolojik ve hukuki üstyapıdan meşruiyet kazanır ve bunlar tarafından regüle edilir. Toplumun ideolojik ve hukuki üstyapısı, tesis edilen iktisadi oluşumla da bir bağımlılık içerir ve birbirini biçimlendirir. Bu sayede toplumsal yapı, tüm unsurları ile tek bir vücut olmuş bir entegre bütünlük olarak ortaya çıkar.
Bu yazının tarihsel perspektifi, toplumsal örgütlenmenin biçimlerini Osmanlı ve Batı Avrupa toplumları üzerinden karşılaştırmalı olarak ele almaktadır. Bu tercihin temel nedeni, iki bölgenin benzer tarihsel dönemlerde birbirinden oldukça farklı kurumsal, ekonomik ve toplumsal dönüşümler geçirmesidir. Batı Avrupa’da mülkiyet ilişkilerinin kurumsallaşması, sözleşme haklarının genişlemesi ve ticari şehir ağlarının güçlenmesiyle birlikte sınıfsal yapılar giderek piyasa temelli bir karakter kazanırken Osmanlı toplumunda ekonomik ve toplumsal ilişkiler, devlet merkezli bir düzenin içinde, siyasal otoriteyle sıkı biçimde iç içe gelişmiştir. Bu karşıtlık, sadece ekonomik performans farklarını değil, aynı zamanda tabakalaşma biçimlerinin, sınıf oluşumunun ve kalkınma dinamiklerinin tarihsel kökenlerini anlamak açısından da verimli bir analitik zemin sunmaktadır.
İki toplum arasındaki farklılaşmanın en temel düzeyde anlaşılabilmesi için öncelikle Ortaçağ’da ortaya çıkan siyasal örgütlenme biçimlerini belirleyen iki ana ilkeye bakmak gerekir: patrimonyalizm ve feodalizm (Bendix, 1964). Weber’e (1978) göre patrimonyalizm, siyasal otoritenin hükümdarın hanedanı ve saray çevresi üzerinden doğrudan kişisel bağımlılıklar aracılığıyla tesis edildiği, yerel aktörlerin merkeze bağlı kalarak güç kazandığı bir yönetim biçimidir. Bununla beraber toprak, gelir ve kamu yetkilerinin merkezî tasarrufa tabi bulunduğu, makamların esasen atanma yoluyla dağıtıldığı ve kalıtsal olmaktan ziyade hükümdara kişisel sadakatle meşrulaştığı bir düzeni ifade eder. Bu düzen Osmanlı siyasal sistemini tanımlamak için kullanılabilir. Buna karşılık feodalizm, özellikle Batı Avrupa’da gelişmiş olup toprak mülkiyeti üzerinden kurulan ve görece özerk yerel beylerin kendi bölgelerinde askerî, ekonomik ve yargısal yetkilere sahip olduğu bir toplumsal-siyasal örgütlenme modelini ifade eder (Bloch, 1961). Bu nedenle patrimonyalizm, merkezî iktidarın taşrayı doğrudan denetimiyle karakterize olurken feodalizmde yerel güç odakları daha bağımsızdır ve merkezi otorite üzerinde sınırlayıcı bir rol oynar (Ertman, 1997). Dolayısıyla iki yapı arasındaki temel fark, siyasal otoritenin toplumsal güçler karşısındaki konumu ve etki derecesidir.
Patrimonyal bürokrasi, Osmanlı siyasal düzeninin en ayırt edici özelliklerinden birisi olarak ortaya çıkmaktadır (Mardin, 1969). Osmanlı’da yönetim, merkezî otoritenin doğrudan saraya ve padişaha bağlı bürokratik kadrolar aracılığıyla örgütlenmiş, taşra idaresi ise merkezden atanan yöneticilerin yetkisine bırakılmıştır. Bu yapı, yerel güç odaklarının özerklik kazanmasını engellemiş ve siyasal düzenin sürekliliğini padişahın kişisel otoritesine dayandırmıştır (İnalcık, 1973). Özellikle tımar sistemi, devletin askeri ve mali ihtiyaçlarını karşılamak için toprağı kullandırdığı sipahileri merkeze bağlı kılarak feodal bir toprak aristokrasisinin doğmasını önlemiştir (Faroqhi, 1994). Buna karşılık Batı Avrupa’da sosyo-ekonomik düzen, 11. yüzyıldan itibaren senyörün toprak mülkiyetine dayanan feodalizm çerçevesinde şekillenmeye başlamış, köylülerin statüsü büyük ölçüde serflik ilişkileriyle belirlenmiştir (Bloch, 1961). Serfler, toprağa bağlı kalarak lordlarına zorunlu hizmetler sunmuş, hareketlilikleri, evlilikleri ve mülkiyet transferleri feodal beyler tarafından sıkı biçimde kontrol edilmiştir (Duby, 1974). Bu nedenle Osmanlı patrimonyalizmi ile Batı Avrupa feodalizmi arasındaki temel fark, taşrada güç ilişkilerinin örgütleniş biçiminde yatmaktadır. Osmanlı’da merkezî otorite, bürokratik ve askerî düzenlemeler yoluyla yereli sıkı biçimde denetlerken Avrupa’da feodal beylerin görece özerkliği, sınıfsal ilişkilerin farklı bir yönde evrilmesine zemin hazırlamıştır.
Ortaçağ Avrupa’sında toprak mülkiyetinin dağılımı, miras hakkı ve sabit rant yoluyla toprak üzerinde kalıcı ve serbest mülkiyet haklarının tesisi lordlar ile köylüler arasındaki en temel çekişme alanlarından birini oluşturmuştur (Bloch, 1961). Ancak mücadele yalnızca ekonomik haklarla sınırlı kalmamış, lordların köylülerin şahsı üzerinde ekonomik olmayan ek güçler kurma girişimleri de önemli bir ihtilaf konusu olmuştur (Duby, 1974). Bu çerçevede lordlar, köylülerin evliliklerini denetleme, toprak devirlerini kontrol etme ve hareketliliklerini kısıtlama gibi yollarla köylülüğün kişisel özgürlüklerini sınırlandırmaya çalışmışlardır (Hilton, 1973). Dolayısıyla Ortaçağ Avrupa’sında sınıf ilişkileri hem ekonomik çıkarların hem de toplumsal-kültürel düzenlemelerin sürekli müzakere ve çatışma içinde şekillendiği bir yapı sergilemiştir.
Bu sınıflar arasındaki çatışma ve çekişme Avrupa’nın farklı bölgelerinde farklı biçimlerde gelişmiştir. Bazı tarihçiler, Batı Avrupa’da köylü dayanışmasının ve örgütlenme kapasitesinin Doğu Avrupa’ya kıyasla çok daha ileri düzeyde olduğunu, bu kurumsallaşmanın ise köylü sınıfının senyörlük baskısına karşı direncinde merkezi bir rol oynadığını öne sürmektedir (Brenner, 1976; Scott, 1976).
Bu yazı açısından kritik olan nokta, köylülerin senyörlere karşı isyanlarda başarıya ulaşmasını sağlayan örgütlenme biçimlerinden ziyade, taşranın kendi içindeki çekişmeler ile merkez–taşra arasındaki gerilimlerin uzun dönemli gelişmeleri şekillendirmesidir. Avrupa’da köylülerin direniş kapasitesi bölgeden bölgeye farklılık göstermiş, Batı’da yerel örgütlenmelerin daha güçlü olması köylülere senyörlüklere karşı direnme imkânı tanımıştır. Buna karşılık Osmanlı’da böyle bir köylü dayanışması ve direniş pratiği görülmemiş, farklılık daha çok sistemin bütünsel işleyişi ve merkezî otoritenin taşra üzerindeki hâkimiyet biçiminde ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla önce Avrupa toplumlarının kendi içinde ortaya çıkan farklılaşmayı ele alacak, ardından Osmanlı’nın bu genel çerçeveden nasıl ayrıştığını tartışacağız.
İngiltere’de, köylüler, toprak senyörleriyle aralarındaki mücadelelerden sonra serfliğin çözülmesinin yanında önemli kazanımlar elde etmişler ancak toprağın tam mülkiyetini ele geçirememişlerdir. Toprak sahipleri, arazileri bir araya getirerek büyük çiftlikler kurmuş ve bunları sermaye yatırımı yapabilen kapitalist kiracılara kiralamışlardır (Overton, 1996 & Taylor, 2005). Bu yapı tarımsal kapitalizmi mümkün kılmış ve tarımsal verimlilik artmıştır (Allen, 1998). Tarımsal devrim, sanayide çalışacak nüfusu serbest bırakmış ve sanayi ürünleri için büyüyen bir iç pazar yaratmıştır (Allen, 2005 & Taylor, 2005). Ayrıca, tarımsal gelişmelerin, E. L. Jones’un belirttiği üzere, on yedinci yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiliz nüfusunun yaklaşık %40’ının tarım dışı istihdama kaymasına imkân veren gelişim süreçlerinin temelinde yattığı görülmektedir. Elbette İngiliz sanayisinin büyümesi, özellikle dokuma sektöründe, ilk etapta ihracata dayalı olmuş, denizaşırı talep tarafından teşvik edilmiştir. Ancak bu tür ihracat temelli sıçramalar, Ortaçağ boyunca ve erken modern dönemde Avrupa’da yaygın olmakla birlikte, daha önce hiçbir zaman kalıcı olamamıştır. Görünüşe göre, tarımsal üretimin esnek olmaması, sanayi üretiminin gelişimini daima sıkı biçimde sınırlamıştır.
İngiltere ile benzer kurumsal dönüşüm süreçlerinden geçen bir diğer Batı Avrupa ülkesi Hollanda olmuştur. Hollanda, ticaret faaliyetlerine İngiltere’ye kıyasla çok daha erken dönemlerde başlaması sayesinde, pazar entegrasyonu bakımından görece erken bir olgunluk düzeyine ulaşmıştır (de Vries & van der Woude, 1997). Ortaçağ sonrasında köylü–lord ilişkileri, lordların kişisel zor kullanımı ve kalıtsal bağlılıkları yerine pazar, kira ve hukuki sözleşmeler temelinde yeniden tanımlanmıştır (Brenner, 1976). Ticaretin ve denizaşırı ticaret ağlarının yoğunlaşması, özellikle şehirli burjuvazinin elinde sermaye birikiminin hızlanmasına yol açmıştır (Wallerstein, 1974). Böylece köylüler büyük ölçüde şahsi bağımlılıktan kurtulmuş; tamamen “lordsuz” bir toplum değil ama lordun rolünün mali-hukuki çerçevede, yani rant toplayan ve sözleşme yapan bir aktör olarak sınırlandığı bir düzen ortaya çıkmıştır (North & Thomas, 1973). Buna ek olarak birçok bölgede büyük ölçekli tarımsal işletmelerin ortaya çıkması ve kapitalist tüccarlarla lordlar arasındaki işbirliği, tarımsal dönüşümün itici gücü olmuştur (Allen, 2009). Bu kurumsal ve ekonomik yapı, üretkenliğin artmasına, işgücünün sanayi ve hizmet sektörlerine kaymasına ve literatürde “ilk modern ekonomi” olarak anılan Hollanda yükselişine zemin hazırlamıştır (de Vries & van der Woude, 1997).
Aynı dönemde Doğu Avrupa’da, özellikle Pomeranya, Brandenburg ve Polonya gibi bölgelerde toprak beyleri, köylüler üzerindeki kontrollerini artırarak onları yeniden serfliğe zorlamada başarılı olmuşlardır. Bu süreç, Batı Avrupa’da çözülmekte olan serflik ilişkilerinin tersine, Doğu Avrupa’da “ikinci serflik” (second serfdom) adı verilen bir yapının kurumsallaşmasına yol açmıştır (Domar, 1970; Kula, 1976). Toprak beyleri, köylülerin hareketliliğini sınırlayarak emek arzını kontrol altına almışlar; böylece Batı’daki pazar bütünleşmesi ve kentleşmeye dayalı üretkenlik artışlarının Doğu Avrupa’da gerçekleşmesi engellenmiştir. Tarihçiler bu gelişmeyi, Doğu Avrupa’nın “azgelişmişliğinin gelişimi” olarak tanımlamış ve serfliğin güçlenmesinin uzun vadede verimlilik artışını ve sanayileşmeyi geciktirdiğini vurgulamışlardır (Brenner, 1976; Aston & Philpin, 1985).
Bu bağlamda, serfliğin ortadan kaldırılma biçimi, köylülerin elde ettiği mülkiyet haklarının gücü ya da zayıflığı ve köy topluluklarının kurumsal kapasitesi, farklı toplumların kapitalizme geçiş sürecinde belirleyici rol oynamıştır. Örneğin bazı bölgelerdeki sınıfsal mücadeleler, uzun vadede tarımsal konsolidasyonu, verimlilik artışını ve pazar entegrasyonunu engellemiştir. Diğer bölgelerde ise tam tersine, büyük ölçekli çiftliklerin kurulmasına ve kapitalist tarımın gelişmesine zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla, erken modern dönemde ortaya çıkan kalkınma farkları, yalnızca doğal kaynakların bolluğu ya da ticaret hacmindeki artışla değil, bu unsurların hangi sınıf yapısı ve kurumsal çerçeve içinde şekillendiğiyle daha da anlam kazanmaktadır.
Ortaçağ sonrasında, Batı Avrupa’da kapitalist üretim tarzının kökenini oluşturan bazı etkenler oluşmaya başlamıştır. Bunlara örnek olarak, tüccar ve imalatçı sınıfının oluşması ve para piyasalarının gelişmesi gösterilebilir. Merkantalistler, ilerleyen süreçte, altın ve gümüş birikiminin yerli sanayide ve ihracatta sürekli bir büyümeyle sağlanacak elverişli bir ticaret dengesine bağlı olduğunu ileri sürmüşlerdir. İnalcık’a göre (1969) bu fikir Batı’yı özellikle 18. yy’da Doğu ekonomilerinden farklılaşmaya, sanayi devrimine ve serbest piyasa ekonomisine götürmüştür. Ortaya çıkan bu net ticaret dengesi fikri, aynı zamanda, Batı’da yükselen ulus-devletlere bir model oluşturması açısından da önemlidir.
Ancak sadece iktisadi perspektifi ele alan bu bakış açısı bu yazıda çerçevesini çizdiğimiz toplumsal işleyiş biçimi açısından eksik kalır. Her şeyden önce, özellikle Batı Avrupa toplumlarında sınıflar arası mücadele ekseninde şekillenen toplumsal düzen belki de en iyi “sivil toplum” kavramı ekseninde ortaya konabilir. Bir Orta Çağ düşünürü olarak Padovalı Marsilius’un tanımlamasına göre sivil toplum, kendi iç dinamiğinden kaynaklanan ihtiyaçlara cevap arayan bir toplum düzenidir. Smith’e göre bir pazar alanı olarak sivil toplum, mülkiyet ilişkilerinin devletin müdahaleci olmayan koruması altında özgürce gelişip serpildiği alandır. John Locke’a göre maliklerin mallarına saldıranları cezalandırabilme yetkilerini bir koruyucuya, yani devlete, devretmeleriyle devletli toplum ya da sivil toplum kurulmuş olur. Bu yönüyle sivil toplum kavramı modern siyasi-hukuki kavramsallaşmanın başlangıç noktası olmuş, kamuoyu, kamu yararı, vatandaşlık gibi kavramların oluşmasını sağlayarak Batı’da ortaya çıkan modern devlet düşüncesinin temellerini oluşturmuştur.
Bir diğer önemli boyut ise, toplumsal düzenin yalnızca ekonomik ilişkilerle değil, aynı zamanda dinî, kültürel ve ideolojik çerçevelerle ve bunları düzenleyen hukuk sistemi aracılığıyla meşruiyet kazanarak bir bütünlük oluşturmasıdır. Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde vurguladığı gibi özellikle Protestanlığın çalışmayı kutsallaştıran ve dünyevi başarıyı dinsel kurtuluşla ilişkilendiren etik anlayışı, Batı Avrupa’nın iktisadi gelişiminde belirleyici bir rol oynamıştır.
Batı’da yaşanan bu gelişmelere karşılık aynı dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi ve maliyesi, esas olarak, devletin toprak mülkiyetini elinde tutması ve başlıca zenginlik kaynağı olan tarımsal üretimi kontrol etmesine bağlıdır (İnalcık, 1969). Başlangıçta savaş zamanı asker temin etmesi karşılığında askeri sınıfa tahsis edilen tarım arazileri ilerleyen süreçte iltizam usulüyle bölüştürülmeye başlanmıştır. Mardin’e göre (1969) tanınan bu ayrıcalık, Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonominin durgunlaştığı dönemde bile ticaret veya üretimden daha kârlıdır. Bundan dolayı “rekabet” uzun bir süre İmparatorluk bünyesinde Batı’da olduğu gibi pazar mekanizması yerine patrimonyal ilişkiden doğan devlet ayrıcalığı ekseninde gelişmiştir. Bu çerçevede, Osmanlı toplumunda devletin sıkı denetimi ve patrimonyal ilişkileri vazgeçilmez bir ekonomik bölüşümcülük mekanizması olarak varlığını sürdürmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik hayata müdahale sadece toprak mülkiyeti üzerinden tarımsal üretimi kontrol etmek şeklinde gerçekleşmemektedir. İmparatorluk bünyesinde aynı zamanda gümrük düzenlemeleri, lonca üretimi düzenlemeleri, fiyatlara üst sınır getirilmesi, malların kalite ve ölçülerinin pazarda denetlenmesi gibi müdahaleler söz konusudur. (İnalcık, 1969). Bunun bir sonucu olarak İmparatorluk bünyesinde ne üretim araçları çerçevesinde ne de ticaret ve tüketimde ciddi farklılaşmalar ortaya çıkmamıştır. Sonuç olarak, Batı’daki sosyo-ekonomik yapıya ve zihniyete paralel gelişmeler Osmanlı İmparatorluğunda uzun süre ortaya çıkmamıştır.
İnalcık’a göre, Batı’dan farklı olarak, Osmanlı’da iki temel sınıf mevcuttur. Bunlardan ilki, mesleği savaşmak olanların yanında, ulemanın da dahil olduğu ve devlet yönetiminde bulunan ‘’askeri sınıf’’. İkincisi ise, vergi vermekle mükellef olup yönetimde söz hakkı bulunmayan, İmparatorluk bünyesinde ‘’geri kalan’’ tüm müslüman ve gayri-müslümlerdir.
Batı Avrupa’daki Protestan ahlakının oluşturduğu dinî ve ideolojik çerçeveye karşılık, Osmanlı örneğinde farklı bir yaklaşım dikkat çekmektedir. Osmanlı mali sistemine ilişkin çalışmalarıyla bilinen Mehmet Genç’e göre, Osmanlı Devleti mali ve iktisadi düzenlemelerini esasen imparatorluk bünyesindeki tüm tebaayı temel ihtiyaç maddelerine ucuz ve kolay erişim sağlayacak şekilde kurgulamıştır. Bu nedenle üretim ve tüketim ilişkileri, piyasa mekanizmasının serbest işleyişinden ziyade, fiyat istikrarını ve toplumsal dengeyi gözeten bir anlayış doğrultusunda düzenlenmiştir (Genç, 2000).
Dolayısıyla, Osmanlı’da tımar–iltizam eksenli toprak ve vergi rejimi, artı ürünü merkezî yeniden tahsis için seferber ederken kırsalda devredilebilir mülkiyet, uzun vadeli sözleşmeler ve ölçek ekonomileri sınırlı kalmış; loncalar fiyat, kalite ve pazara girişleri düzenleyerek rekabeti ve yenilikçiliği kısıtlamıştır. Buna karşılık Batı Avrupa’da serfliğin çözülmesi, emek piyasasını serbestleştirip büyük kiracı çiftçiliği ve ticarî tarımı beslemiş, özel mülkiyet ve sözleşme güvence altına alınmıştır. Şirketler, banka ve borsalar aracılığıyla uzun vadeli sermaye birikimi mümkün olmuştur. Bu kurumsal mimari, ucuz kömür ve denizaşırı hammadde-pazar ağlarıyla birleşerek kalıcı verimlilik artışlarını ve karmaşık üretim birimlerini doğurmuştur. Osmanlı’da ise artı ürünün dağıtımını önceleyen düzen, geç ve kesintili ticarileşme ile 19. yüzyılda dışa bağımlı sanayileşme girişimlerine yol açmıştır. Sonuçta farklı sınıf koalisyonları ve üretim organizasyonu tipleri, benzer işlevsel gerekliliklere rağmen refah düzeylerinde farklı büyüme patikaları üretmiştir.
Dolayısıyla bu yazıda ortaya konmaya çalışıldığı üzere, uzun dönemli ekonomik gelişmelerin asıl belirleyicisi toplumların içindeki sınıf ilişkilerinin yapısı, bu ilişkilerin doğurduğu hak ve mülkiyet düzenlemeleri ve nihayetinde ortaya çıkan sınıf mücadeleleridir. Ancak tarihsel süreçte ortaya çıkan bu tablo yalnızca geçmişi anlamak açısından değil, günümüz açısından da kritik öneme sahiptir. Devam eden yazılarda, Türk toplumunun gelişmiş ülkelerden hangi yönleriyle ayrıştığı, bu ayrışmanın demokratik kurumlara bakıştan devlete yönelik beklentilere kadar pek çok alanda nasıl farklılıklar yarattığı ele alınacaktır. Böylece söz konusu farklılıkların ülkemizin kalkınma sürecinde hangi yapısal sorunlara yol açtığı da daha net biçimde ortaya konacaktır.
Referanslar:
- Allen, R. C. (1998). Agriculture and the origins of the industrial revolution. Oxford University Press.
- Allen, R. C. (2005). The British Industrial Revolution in Global Perspective. Cambridge University Press.
- Allen, R. C. (2009). The British Industrial Revolution in Global Perspective. Cambridge University Press.
- Aston, T. H., & Philpin, C. H. E. (Eds.). (1985). The Brenner Debate: Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre-industrial Europe. Cambridge University Press.
- Bendix, R. (1964). Nation-Building and Citizenship: Studies of Our Changing Social Order. University of California Press.
- Bloch, M. (1961). Feudal Society (Vols. 1–2). University of Chicago Press.
- Bolt, J., & van Zanden, J. L. (2024). Maddison style estimates of the evolution of the world economy: A new 2023 update. Journal of Economic Surveys, 1–41. https://doi.org/10.1111/joes.12618
- Brenner, R. (1976). Agrarian class structure and economic development in pre-industrial Europe. Past & Present, 70(1), 30–75.
- Domar, E. D. (1970). The causes of slavery or serfdom: A hypothesis. The Journal of Economic History, 30(1), 18–32.
- Duby, G. (1974). The Early Growth of the European Economy: Warriors and Peasants from the Seventh to the Twelfth Century. Cornell University Press.
- de Vries, J., & van der Woude, A. (1997). The First Modern Economy: Success, Failure, and Perseverance of the Dutch Economy, 1500–1815. Cambridge University Press.
- Ertman, T. (1997). Birth of the Leviathan: Building States and Regimes in Medieval and Early Modern Europe. Cambridge University Press.
- Faroqhi, S. (1994). Approaching Ottoman History: An Introduction to the Sources. Cambridge University Press.
- Hilton, R. H. (1973). Bond Men Made Free: Medieval Peasant Movements and the English Rising of 1381.
- İnalcık, H. (1969). Capital formation in the Ottoman Empire. The Journal of Economic History, 29(1), 97–140.
- İnalcık, H. (1973). The Ottoman Empire: The Classical Age, 1300–1600. Weidenfeld & Nicolson.
- Kula, W. (1976). An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model of the Polish Economy, 1500–1800. NLB (New Left Books).
- Mardin, Ş. (1969). Power, Civil Society and Culture in the Ottoman Empire. Princeton University Press.
- North, D. C., & Thomas, R. P. (1973). The Rise of the Western World: A New Economic History. Cambridge University Press.
- Overton, M. (1996). Agricultural Revolution in England: The Transformation of the Agrarian Economy, 1500–1850. Cambridge University Press.
- Pomeranz, K. (2000). The Great Divergence: China, Europe, and the Making of the Modern World Economy. Princeton University Press.
- Scott, J. C. (1976). The Moral Economy of the Peasant: Rebellion and Subsistence in Southeast Asia. Yale University Press.
- Taylor, G. (2005). Agrarian change and the origins of capitalism in England. Blackwell Publishing.
- Wallerstein, I. (1974). The Modern World-System I: Capitalist Agriculture and the Origins of the European World-Economy in the Sixteenth Century. Academic Press.
- Weber, M. (1978). Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology (G. Roth & C. Wittich, Eds.). University of California Press.