savunma sanayi

Savunma Sanayiinin Türkiye’deki Gelişimi ve Yapılanması (I)

Ülkemizdeki savunma sanayiinin günümüze kadar katettiği süreçten bahsedebilmek için, öncelikle günümüzde önemini çok daha iyi anladığımız büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir; çünkü göklerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin olamazlar” sözünün gereği olarak kurulmasını emrettiği uçak fabrikasından ve ülkemiz adına büyük kayıp olan sonundan bahsetmek gerekmektedir.
Getting your Trinity Audio player ready...

Ülkemizdeki savunma sanayiinin günümüze kadar katettiği süreçten bahsedebilmek için, öncelikle günümüzde önemini çok daha iyi anladığımız büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir; çünkü göklerini koruyamayan milletler yarınlarından asla emin olamazlar” sözünün gereği olarak kurulmasını emrettiği uçak fabrikasından ve ülkemiz adına büyük kayıp olan sonundan bahsetmek gerekmektedir. Daha sonrasında ise Nuri Demirağ ve Vecihi Hürkuş gibi zor zamanlarda büyük bir yürek ve özveri ile imkânsızlıklar içerisinde neler yapabileceğimizi gösteren önemli isimlerden bahsetmek yerinde olacaktır. Bu kapsamda;

Ülkemizde ilk uçak fabrikası, Mustafa Kemal Atatürk’ün genç Cumhuriyetimizin havacılık sanayiinin kurulması için verdiği talimat doğrultusunda, Alman Junkers Firması ile Türk Tayyare Cemiyeti (bugünkü Türk Hava Kurumu (THK)) iş birliğiyle Türk-Alman ortaklığı şeklinde 6 Ekim 1926 tarihinde Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ) adı altında kurulmuştur. Söz konusu ortaklık 1930 yılında devlet bünyesine geçirilerek Kayseri Uçak Fabrikası adı altında tamamen yerlileştirilmiştir. Kayseri Uçak Fabrikası’nda, Marshall yardımları ve ABD baskıları nedeniyle üretim faaliyetlerinin sürdürülemediği 1950 yılına kadar birçok uçak imalatı gerçekleştirilmiştir. Bu sürecin akamete uğramasından yaklaşık 55 yıl sonra kendi askerî uçaklarımızı ve motorlarını geliştirmeye başlamış olmamız dikkate alındığında, o dönemde ortaya konulan vizyonun önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Buna karşılık, sonrasında yaşanan olumsuz gelişmelerin ve bu gelişmelere koşulsuz uyumun, ülkemizin havacılıktaki sivil ve askerî gelişimine verdiği zararın boyutunu hesaplamak dahi güçtür.

Yine aynı dönemlerde, benzer bir motivasyonla ülkemizde havacılık alanında minnetle anılması gereken isimlerden biri olan Nuri Demirağ tarafından, “Madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim.” sözleriyle ve servetinin büyük bir bölümünü harcayarak 1936 yılında Beşiktaş’ta Nuri Demirağ Tayyare Atölyesi (Uçak Fabrikası) kurulmuştur. Nuri Demirağ, o yıllarda Türkiye’de dünya standartlarında uçaklar üretmiş ve bu uçaklar için THK ve Avrupa ülkelerinden siparişler alınmıştır. Ne yazık ki, Atatürk’ün de büyük önem verdiği havacılık alanındaki bu gelişmeler, 1944 yılında THK’nın siparişleri iptal etmesi ve uçakların yurt dışına satışına izin verilmemesi, kısacası devlet desteğinin çekilmesi sonucunda fabrikanın kapanmasıyla son bulmuştur.

Tüm bu anlatımların yanında, ülkemizin ilk yerli uçağını üretip başarıyla uçuş gerçekleştirmiş (ilk uçuş 1925 yılında yapılmıştır) olan ve bugün Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. tarafından geliştirilen yeni nesil temel eğitim uçağı “HÜRKUŞ”a ismini veren Vecihi Hürkuş’u anmamak mümkün değildir.

Yukarıda örnekleri verilen bu başarılı girişimlerin sonlandırılmasında Truman Doktrini’nin önemli etkisi olmuştur. 1947 yılında bu doktrin kapsamında imzalanan anlaşma ile ülkemiz, savunma sanayii ihtiyaçlarını hibe veya kredili alım yöntemiyle kolaylıkla tedarik edebilen bir ülke konumuna getirilmiş; bu durum uzun yıllar boyunca hem bu alandaki gelişimimizi sekteye uğratmış hem de ülkemizi dışa bağımlı hâle getirmiştir. Bu bağımlılığın olumsuz sonuçları ilk olarak 1964 yılında gelen Johnson Mektubu ile ortaya çıkmış, nihayetinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında uygulanan ambargo ile bu durumun etkileri açık biçimde görülmüştür. 1947 yılında başlayan bu bağımlılık süreci, 1964 ve 1974 gelişmeleriyle birlikte savunma sanayiinde kendi kendine yeterliliğin stratejik bir zorunluluk olduğunu ortaya koymuştur.

Bu kapsamda, 1973 yılında TBMM’ye sunulan bir yasa tasarısı ile 1784 sayılı Kanun çerçevesinde, Türkiye’nin teknolojik seviyesini yükseltecek, millî hasılaya katkı sağlayacak, dışa bağımlılığı azaltacak ve millî güvenlik ile sivil ihtiyaçlara hizmet edecek bir uçak endüstrisi kurmak amacıyla Türk Uçak Sanayii Anonim Şirketi (TUSAŞ) kurulmuştur.

Bu alandaki en önemli adımlardan biri ise Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargo üzerine, “kendi tankını, kendi silahını kendin yap” anlayışıyla, halkın bağışlarıyla 1974 yılında kurulan Türk Kara Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı olmuştur. Bu vakıf, daha sonra Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları ile birleştirilerek, 1987 yılında 3388 sayılı Kanun ile kurulan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nın (TSKGV) temelini oluşturmuştur. TSKGV’nin kuruluşu ile birlikte, savunma sanayiinde yerli üretim kapasitesini geliştirmeye yönelik önemli bir kurumsal yapı tesis edilmiştir.

TSKGV’nin ortak olduğu savunma şirketleri sayesinde ülkemiz savunma sanayii alanında önemli gelişmeler kaydetmiştir. Bu şirketlerden bazıları ve faaliyet alanları şu şekildedir:

  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin haberleşme ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Askeri Elektronik Sanayi A.Ş. (ASELSAN) kurulmuştur (1975).
  • Milli güvenliğin sağlanması açısından kritik olan elektrik enerjisinin temini ile savunma sanayii projelerinin enerji altyapısını oluşturulması ve operasyonel sürekliliğin sağlanabilmesi amacıyla jeneratör ve alternatör üretimi için yurt dışında çalışan Türk İşçilerin dövizli tasarruflarıyla İŞBİR Elektrik Sanayi A.Ş. (İŞBİR) kurulmuştur (1975).
  • Sivil ve askeri ihtiyaçlar için pil ve batarya bloğu üretmek amacıyla Kayserili hayırsever vatandaş ve kuruluşların yaptığı bağışlarla ASPİLSAN Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş. (ASPİLSAN) kurulmuştur (1981).
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yazılım ve sistem entegrasyon ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Hava Elektronik Sanayi ve Ticaret A.Ş. (HAVELSAN) kurulmuştur (1982).
  • Türk Silahlı kuvvetlerinin F-16 uçağı kullanım kararı nedeniyle, F-16 uçağının üretimi, uçak üzerindeki sistemlerin entegrasyonu ve uçuş testlerini yaparak Hava Kuvvetlerimize teslim edilmesi amacıyla TUSAŞ tarafından Türk-ABD ortak yatırım şirketi (joint venture) olarak 25 yıllığına TUSAŞ Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. (TAI) kurulmuştur (1984).
  • TAI’nin yabancı hisselerinin Türk hissedarlar tarafından satın alınması sonrasında şirket faaliyet alanları da genişletilerek (havacılık ve uzay sanayi sistemlerinin geliştirilmesi, modernizasyonu, üretimi, sistem entegrasyonu) TUSAŞ Türk Havacılık ve Uzay Sanayii A.Ş. çatısı altında tamamen milli bir şirket haline dönüştürülmüştür (2005).
  • Havacılık motoru üretimi, bakımı, onarımı ve test teknolojileri alanlarında faaliyet göstermek amacıyla TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş. (TEİ) kurulmuştur (1985).
  • Türk Silahlı Kuvvetlerinin roket ve füze ihtiyaçlarının karşılanması, ülkemizde roket ve füze tasarımı, geliştirilmesi ve üretiminin sağlanması amacıyla Roket Sanayii ve Ticaret A.Ş. (ROKETSAN) kurulmuştur (1988).

Bunlara ek olarak, çok sayıda özel sektör şirketi de savunma sanayii ekosistemine dâhil olmuş ve günümüzde bu alanda faaliyet gösteren şirket sayısı 3.500’ü aşmıştır.

Bu gelişmelerin sürdürülebilirliği açısından yalnızca sermaye desteği değil, aynı zamanda kurumsal bir kamu yapılanması da gerekli hâle gelmiş; bu doğrultuda Savunma Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı kurulmuştur. Süreç içerisinde yapılan değişikliklerle bugünkü Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) yapısına dönüşen bu kurum, savunma sanayiinin yönlendirilmesi ve desteklenmesinde kritik bir rol üstlenmiştir. Bu yapının detayları bir sonraki yazıda ele alınacaktır.

Bu çerçevede, 1920’li yıllarda ortaya konulan erken dönem savunma ve havacılık vizyonunun 1950’li yıllarda kesintiye uğramamış olması halinde Türkiye’nin bugün ulaşabileceği teknolojik ve endüstriyel kapasiteye ilişkin yapılacak değerlendirmeler, mevcut politika tercihleri bakımından doğrudan dersler sunmaktadır. Söz konusu tarihsel kırılma, savunma sanayiinde sürekliliğin ve stratejik öngörünün kritik önemini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Öte yandan, 1970’li yıllardan itibaren yeniden şekillenen kurumsal yapı ve sanayi politikaları, Türkiye’nin savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmaya yönelik kararlı bir dönüşüm sürecine girdiğini göstermektedir. Bu dönüşümün kalıcı ve sürdürülebilir hale getirilebilmesi, yalnızca kamu destek mekanizmalarının devamlılığına değil, aynı zamanda politika tutarlılığına, teknoloji geliştirme kapasitesinin güçlendirilmesine, nitelikli insan kaynağının artırılmasına ve uluslararası rekabet gücünün sistematik biçimde desteklenmesine bağlıdır.

Bu bağlamda, savunma sanayiine ilişkin politika yaklaşımının; uzun vadeli stratejik planlama, kurumsal koordinasyon ve yerli üretim kapasitesinin derinleştirilmesi ekseninde, bütüncül ve süreklilik arz eden bir çerçevede ele alınması gerekmektedir. Nitekim Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda kalıcı barışın tesis edilebilmesi, ancak güçlü, bağımsız ve sürdürülebilir bir savunma altyapısının varlığı ile mümkündür. Bu nedenle, geçmiş deneyimlerden çıkarılan somut dersler temelinde şekillendirilecek politika yaklaşımının, Türkiye’nin hem ulusal güvenlik hem de ekonomik egemenlik hedefleri bakımından belirleyici olmaya devam edeceği açıktır.

Kaynakça

  • 1964 yılında doğan Gençoğlu, 1987 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Gazi Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalında “Türk İdare Hukukunda Yap-işlet-Devret...