İktidara Rağmen Ekonomi Yönetimi

İktidara Rağmen Ekonomi Yönetimi

2023 seçimleri sonrasında kademeli olarak uygulamaya alınan ekonomi programının, gelinen noktada “istenilen patikada” ilerlemediği yönündeki değerlendirmeler, programın fiilî yürütücüsü konumundaki Mehmet Şimşek’i yoğun eleştirilere maruz bırakmıştır.
Getting your Trinity Audio player ready...

2023 seçimleri sonrasında kademeli olarak uygulamaya alınan ekonomi programının, gelinen noktada “istenilen patikada” ilerlemediği yönündeki değerlendirmeler, programın fiilî yürütücüsü konumundaki Mehmet Şimşek’i yoğun eleştirilere maruz bırakmıştır. Bu eleştirilerin en problemli yönü, politik ve/veya mali kapasite açısından uygulanabilirliği olmayan adımların, ekonomi yönetimi tarafından hayata geçirilebilecek politika setleri gibi değerlendirilmesidir.

Seçim döneminde uygulanan genişlemeci maliye ve para politikalarının ardından çözümün yalnızca en sert mali disiplin ve faiz politikalarından geçtiğini savunan görüşler, bu politikaların programın en başından itibaren uygulanması hâlinde iktidarın karşılaşacağı politik ve sosyal maliyetleri yeterince dikkate almamaktadır. Oysa ideal bir çerçevede maliye politikasının amacı devletin mali sürdürülebilirliğini sağlamak, para politikasının amacı ise finansal istikrarı tesis etmektir. Ancak bu iki alan, seçmen davranışları üzerindeki etkileri nedeniyle, herhangi bir iktidar açısından tamamen özerk bırakılması arzu edilmeyecek kadar kritik alanlardır.

Bunun temel nedeni, bu kurumların hedeflediği süreklilik arz eden istikrarın, dört ile beş yıllık seçim döngülerine tabi politik yapılarla doğal bir hedef çatışması içinde olabilmesidir. Bu çerçevede, 2023 seçimlerinden bu yana kademeli olarak uygulanan ekonomi politikalarının, ancak yürütmenin politik istikrarını tehdit etmediği ölçüde hayata geçirilebildiği gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Program Neleri Başardı?

21 Aralık 2021 tarihinde döviz piyasalarındaki sert hareketleri sınırlamak amacıyla başlatılan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması, 23 Ağustos 2025 itibarıyla yeni girişlere kapatılmıştır. En uzun vadenin 12 ay olduğu dikkate alındığında, kapanıştan bir gün önce hesaba girildiği varsayımıyla dahi 23 Ağustos 2026 itibarıyla sistemde hiçbir KKM hesabı kalmayacaktır. Ekonomiyi bir ödemeler dengesi krizine sürüklemeden bu uygulamanın sonlandırılması, programın en önemli başarılarından birisidir.

Yüksek faiz politikası sayesinde Merkez Bankası rezervleri artış göstermeye devam etmiştir. Brüt rezervler 187,432 milyar USD seviyesine ulaşırken bunun 72,351 milyar USD’lik kısmı doğrudan döviz varlıklarından oluşmaktadır. Bu artışın bir bölümü kısa vadeli faiz getirisi amacıyla ülkeye giren “carry trade” kaynaklı sermaye girişlerinden, bir diğer bölümü ise döviz piyasalarındaki görece istikrar sonucu döviz tutma eğiliminin azalmasından kaynaklanmaktadır.

Görece stabil patika izleyen döviz piyasalarının sağlanması, ekonomik beklentilerde iyileşmelere yol açmış, bu durum özellikle yatırım kararları ve ticari faaliyetlerin finansmanı açısından belirsizlikleri azaltmıştır.

Programa Yöneltilen Temel Eleştirilerin Savunmaları

Yaklaşık iki yıllık bir uygulama sürecine rağmen enflasyonun hâlen %30 seviyelerinde seyretmesi, programın yeterince sıkı olmadığı ve daha sert bir politika setiyle 2025’e daha iyi bir başlangıç yapılabileceği yönünde eleştirilere neden olmuştur. Mayıs 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi yürütülen genişlemeci politikalar sonrası haziran ayında Hazine ve Maliye Bakanlığı’na ve Merkez Bankası’na sırasıyla Mehmet Şimşek ve Hafize Gaye Erkan atanmıştır. Yeni ekonomi yönetiminin hemen seçim sonrası koordineli olarak alabileceği en üst seviye sıkılaştırıcı politikalar, seçim zamanı yarınlar yokmuşçasına sunulan ekonomik yükümlülüklerin varlığından ötürü doğrudan uygulanamaz politikalar idi. Bunun temel nedeni, seçim zamanı sunulan yükümlülüklerin Türk lirası bazlı olup doğrudan yüksek seviye sıkılaştırma sonucu değerlenecek olan Türk lirasının bütçede oluşturacağı etkiden kaynaklıydı.

İktisadi açıdan bakıldığında, en başta güçlü bir sıkılaştırma yapıp daha sonra kademeli gevşemeye gitmek piyasa öngörülebilirliği açısından daha rasyonel görünebilir. Ancak bütçe dengeleri üzerindeki riskler nedeniyle Merkez Bankası, 22 Haziran 2023 tarihinde politika faizini %8,5’ten %15’e yükseltmekle yetinmiştir. Bu süreçte USD/TL kuru, 14 Mayıs’ta 19,61 seviyesindeyken 14 Temmuz itibarıyla 26,17’ye yükselerek yaklaşık %33,4 oranında artış göstermiştir.

Bu sert kur düzeltmesinin ardından döviz piyasaları görece istikrarlı bir artış trendine girmiş; özellikle Ağustos ve Eylül 2023’te yapılan sırasıyla 750 ve 500 baz puanlık faiz artışları sonrasında TL mevduat getirileri, döviz hesaplarına kıyasla aylık bazda daha cazip hâle gelmiştir. Bu süreç sayesinde seçim döneminde oluşan nominal yükler büyük ölçüde eritilmiş, bütçe üzerinde derin yapısal sorunlar oluşmasının önüne geçilmiş ve KKM gibi yüksek risk barındıran bir uygulama kontrollü biçimde sonlandırılmıştır.

Para politikasının yanı sıra mali sıkılaşmanın yetersiz olduğu, mevcut sıkılaşmanın ise daha çok dolaylı vergiler üzerinden tabana yayıldığı yönündeki eleştiriler de sıklıkla dile getirilmektedir. Oysa maliye politikası iki temel araçla sıkılaştırılabilir: kamu harcamalarının kısılması ve vergilerin artırılması. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, vergi politikalarının istenildiği şekilde uygulanamamasının tercih değil, mali kapasite yetersizliği kaynaklı olduğudur.

Politik boyutuyla bakıldığında, iktidarın ciddi bir harcama kısıntısına gitmesi, bu harcamalardan fayda sağlayan kesimlerde memnuniyetsizlik yaratacak ve bu durum politik desteği zayıflatacaktır. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir, bütün ülkelerde hükümetler, politik istikrarı tehdit etmeyecek ölçüde mali sıkılaşmaya izin verirler.

Vergi yapısına bakıldığında, Türkiye’de toplam vergi gelirlerinin yaklaşık %30–35’i doğrudan vergilerden (gelir vergisi, kurumlar vergisi), %65–70’i ise dolaylı vergilerden (KDV, ÖTV vb.) oluşmaktadır. G7 ülkelerinde bu oranlar ortalama olarak %60–70 doğrudan, %30–40 dolaylı; AB ortalamasında ise %50–55 doğrudan, %45–50 dolaylı şeklindedir. Dolaylı vergilerin ağırlıklı olduğu ülkeler genellikle görece daha az gelişmiş ülkelerdir.

Doğrudan vergiler büyük ölçüde beyan esasına dayandığı için, bu sistemin sağlıklı işlemediği ülkelerde devletin gelir esaslı vergilendirme kapasitesi sınırlıdır. Bu nedenle, harcama üzerinden alınan vergiler devlet için zorunlu bir alternatif hâline gelmektedir. Bu yöntem muhasebe açısından işlevsel olsa da iktisadi açıdan görece verimsizdir.

Gelişmiş ülkelerde de gelir gizleme sorunu vardır ancak bu tür mükelleflerin sayısının görece az olması denetim kurumlarının iş yükünü hafifletmektedir. Türkiye’de ise gelir esaslı vergilendirmenin sınırlı olması, bir tercih değil, yapısal bir zorunluluktur. Beyan dışı gelirlerin tespiti hem maliyetli hem de hata payı yüksek bir süreçtir. Son yıllarda maliye, dijital dönüşüm ve teknoloji ile birlikte özellikle kredi kartlarının nakit kullanımının nazaran gittikçe artması sayesinde önemli ilerleme kaydetmiş olsa da sorun çözülmüş değildir.

Bu nedenle, doğrudan vergilendirme kapasitesi sınırlı olan ülkelerin, mali sıkılaşma dönemlerinde vergileri yüksek gelir gruplarına hedefli biçimde yönlendirmesi oldukça zordur. Bu durumun beyan yoluyla istediği gibi vergi tahsisi yapamayan ülkelerde politik bir tercihmiş gibi değerlendirebilmek için öncelikle tarama ve denetim altyapısının yeterli bir seviyeye gelmesi gerekmektedir.

Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2024 tarihli Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri ve Beklentiler Raporu’na göre merkezi yönetim faiz giderleri 2023’te 674,6 milyar TL, 2024’te 1 trilyon 254 milyar TL olmuş, 2025 yılı için ise bu tutarın 1 trilyon 950 milyar TL’ye ulaşması beklenmektedir. Toplamda yaklaşık 4 trilyon TL’ye yaklaşan bu faiz yükü, bütçenin farklı alanlarda kullanılabileceği yönünde eleştirilere neden olmaktadır.

Bu eleştiriler, faiz ödemelerinin mevcut ekonomi yönetimi tarafından tercihen bu seviyelerde tutulduğu varsayımına dayanmaktadır. Oysa bu ödemeler, geçmiş dönemlerde kısa vadeli kazanımlar uğruna atılan adımların doğal sonucudur. Faiz giderlerinin kalıcı biçimde azalmasının ön koşulu, Merkez Bankası’nın politika faizini düşüş patikasına sokabilmesidir. Bunun ön koşulu ise, bu gevşemenin enflasyonu yeniden tetiklemeyeceğine dair güçlü bir güven ortamının tesis edilmesidir.

Politika faizinin yatırımı baskıladığı ve enflasyonu artırdığı gerekçesiyle faiz indirimi talep eden görüşlerin, bu söylemlerini genel denge modelleri esas alınarak değerlendirmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Mevcut ekonomi yönetimi, seçim sonrası devraldığı kırılgan ekonomik yapıyı, politik istikrarı ve bütçe dengelerini bozmadan bugüne taşımayı başarmıştır. Programın nihai başarısı, fiyat istikrarının sağlanması, sürdürülebilir büyümenin tesis edilmesi ve ekonomik kurumların güvenilir yapılar hâline gelmesiyle ölçülecektir. Ancak bu sürecin bundan sonraki aşamasının daha kolay olmayacağı açıktır.

Eylül 2025 Orta Vadeli Programı’na göre yıl sonu enflasyon tahminleri 2025–2027 dönemi için sırasıyla %28,5, %16 ve %9 olarak açıklanırken TCMB’nin Kasım 2025 Enflasyon Raporu’nda 2025 yıl sonu tahmini %31–33 bandına yükseltilmiştir. Merkez Bankası, Nisan 2024’ten Eylül 2025’e kadar %50 seviyesinde tuttuğu politika faizini kademeli olarak düşürerek Aralık 2025 itibarıyla %38’e çekmiştir.

Bu faiz indirim sürecinde enflasyonla mücadelede temkinli olunmalı, veriler ışığında gerekirse indirimler yavaşlatılmalı veya yeniden faiz artışına gidilebilmelidir.

Haziran 2023’ten bu yana yürütülen ekonomi programının nihai amacı, uzun vadeli kazanımları mı öncelediği yoksa yalnızca bir sonraki seçim dönemine seçim öncesi genişletilmeye müsait bir ekonomi bırakmayı mı hedeflediği önemli bir sorudur. Piyasalarda hâkim olan beklentilerden birisi, seçimlere yaklaşırken yeniden yüksek negatif reel faiz dönemine girileceği yönündedir.

Bu metinde Sayın Şimşek’i savunurken iktidarın ekonomi politikaları üzerindeki yapısal sınırlamalarına dikkat çekmem, yalnızca mevcut ekonomi yönetiminin savunmasıdır. Başkanlık sistemiyle birlikte güçlenen yürütme hâkimiyeti, beklentilerin kritik rol oynadığı ekonomik kararlar açısından ciddi bir belirsizlik kaynağı yaratmaktadır. Kurumlar yeterince özerk olmadığı sürece, seçim kazanma motivasyonu taşıyan politik yapılar tarafından kısa ve orta vadeli baskılara maruz kalmaları kaçınılmazdır.

Bu noktada önemli olan, iktidarın gelecekte ne yapacağı değil, neyi yapabilecek kapasitede olduğudur. Beklentiler, tanımı gereği geleceğin bugünkü bilgi seti üzerinden değerlendirilmesi üzerinden oluşur. Geçmişte alınan kararların hâlen ekonomik aktörlerin bilgi kümesinde olduğu dikkate alındığında, beklentilerin kalıcı biçimde iyileşmesi için politik reformların, ekonomik programlar kadar kritik olduğu açıktır.