|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Giriş
Dünya genelinde otoriterleşmenin yükselişi, demokratik kurumların aşındırılması ve kişi hak ve hürriyetlerinin kısıtlanması, siyaset biliminin en temel sorularından birisini yeniden gündeme getirmiştir: baskı ve güç asimetrisinin hâkim olduğu koşullarda siyasi direniş nasıl mümkün olacaktır? Otoriter rejimler, muhalefetin maliyetini sistematik olarak artırarak toplumsal bir atalet hâli yaratmayı hedefler. Böylesi koşullarda bireylerin ve grupların neden bazen sessizliği ve uyumu “rasyonel” bir tercih olarak benimsediği, bazen de hayatlarını ve özgürlüklerini riske atarak direnişe geçtiği sorusu, siyasi eylemin motivasyonel temellerinin incelenmesini gerektirir.
Siyaset bilimi ve ekonomi literatüründe uzun süre benimsenen Rasyonel Seçim Teorisi, siyasi eylemi bireylerin kendi faydalarını maksimize etme çabası olarak modeller. Bu teoriye göre “rasyonel” bir aktör, bir eylemin potansiyel maliyeti öngörülen faydayı aştığı an siyasi eylemsizlik durumuna geçer. Otoriter bir bağlamda ise muhalefet eylemlerinin maliyeti, elde edilecek kolektif fayda içinde bireye düşecek paydan katbekat yüksek olabileceği için Rasyonel Seçim yaklaşımı “bedavacılık sorunu” (free-rider problem) denilen açmazla karşılaşır. Mancur Olson’un kolektif eylem teorisine göre, bir grubun tüm üyeleri belirli bir kamusal iyileşmeden yarar sağlayacak olsa bile, her bir birey kendi katkısının bu sonucun ortaya çıkmasında belirleyici bir fark yaratmayacağını düşünür. “Rasyonel” ve kendi çıkarını düşünen bireyler “başkaları nasılsa harekete geçer ben de faydalanırım” mantığıyla kolektif faydaya yönelik eylemden uzak durur. Bu durum, otoriter rejimlerdeki yüksek maliyetli direnişin neden genellikle başlamadan bastırıldığını açıklayan klasik bir paradoks yaratır.
Rasyonel Seçim Teorisi’nin tarihsel kırılım yaratan birçok sosyal ve politik olayı açıklamakta yetersiz kalışı, insan eyleminin rasyonelliğini tek boyuta indirgemesinden kaynaklanmaktadır. Bu teorik boşluğu doldurmak için, Alman sosyolog Max Weber’in (1864–1920) geliştirdiği analitik çerçeveye geri dönmek gerekir. Weber, insan eyleminin çok boyutlu rasyonelliğini kabul eden bir yaklaşım ortaya koyar. Modern toplumun temel özelliklerinden birisi olarak gördüğü rasyonalizasyon sürecini incelerken toplumsal eylemin ideal tiplerini belirlemiştir. Bu tiplerden ikisi -araçsal rasyonalite ve değer rasyonalitesi- asimetrik güç altındaki siyasi mücadelenin motivasyon mantığını anlamak için önem taşımaktadır.
1. Weberci Rasyonalite İkilemi ve Siyasi Eylem
Araçsal ve değer rasyonel ayrımı, baskı ortamındaki siyasi davranışları anlamak için önemli bir referans noktasıdır. Otoriter rejimlerin muhalefet üzerinde kurduğu yüksek maliyet baskısı altında, sadece araçsal akılla hareket eden bir muhalefet, maliyet–fayda analizinin sonucu olarak kaçınılmaz biçimde eylemsizliğe, yani “atalete” sürüklenir. Bu akıl yürütmeyle girişilen eylemler, zâtında bir değer taşımadığından yalnızca belirli amaçlara ulaşmak için bir araçtır. Hedefe ulaşma olasılığının düştüğü veya maliyetin öngörülen faydayı aştığı noktada, eylemin rasyonel zemini ortadan kalkar. İşte tam da bu yüzden araçsal akılla hareket eden siyasi hareketler kırılganlığa mahkûmdur.
Rasyonel Seçim Teorisi’nin tek boyutlu akıl yürütme modeli, özellikle kolektif eylemlilik hali söz konusu olduğunda birçok olguyu açıklamakta yetersiz kalır. Olson’un bedavacılık sorunu olarak tanımladığı durum bunun en bilinen örneğidir. Olson’a göre büyük bir grupta şahsi çıkarını maksimize etmeye odaklı bireyler, ortak amacın gerçekleşmesi için başkalarının fedakârlık yapmasını beklemeyi tercih eder. Zira kendi katkılarının sonuç üzerindeki etkisi yok denecek kadar azdır fakat maliyeti tek başına yüklenmek zorundadır.
Weber’in değer rasyonalitesi (Wertrationalität) kavramı, tam da bu noktada fayda-maliyet analizine dayalı araçsal aklın açıklayamadığı motivasyon alanını aydınlatır. İnsanlar siyasi eylemlere yalnızca kişisel çıkar hesaplarıyla katılmazlar. Kimliklerine, aidiyet duygularına, onurlarına ve inançlarına bağlılıkları da güçlü bir eylemlilik kaynağı oluşturur. Bu bağlamda bir eylem, sonuçlarından bağımsız olarak, “onurlu” ya da “doğru” olduğu için rasyonel kabul edilebilir. Bir topluluğun ortak değer dünyasının zorunlu bir tezahürü olduğu için veya kutsal bir görevin yerine getirilmesi olarak görüldüğü için de rasyoneldir. Dolayısıyla bu tür eylemler “irrasyonel” olarak sınıflandırılamaz fakat başka bir rasyonalite bilinciyle anlaşılabilirler.
Nitekim, tarihteki birçok siyasi hareketi başarıya ulaştıran yolda atılan ilk adımlar olan en uç fedakârlık biçimleri araçsal rasyonaliteyle açıklanamaz. Bu tür durumlarda aktör, beklenen faydayı kişisel maliyetiyle kıyaslamaz; eylemin anlamı, hayatından daha üstün gördüğü bir ideale bağlılığından kaynaklanır. Bu noktada başka bir bilinç düzeyi devreye girer: fedakârlık, artık “irrasyonel” bir sapma değil, belirli bir değer sistemine sadakatin en “rasyonel” ifadesidir.
Değer rasyonalitesi ekseninde hareket eden siyasi yapılar, bu nedenle maliyetleri anlamsızlaştırabilir ve sürdürülebilir fedakârlıklara rasyonel bir zemin hazırlayabilir. Çünkü onlar, bir eylemi belirli bir sonucu elde etmek için değil, o eylemi kendi değer dünyalarının zorunlu bir ifadesi olarak gerçekleştirirler. Bu durum, böylesi hareketlere yüksek bir direnç kazandırır. Otoriter rejimlere karşı direnişin maliyet ve riskleri, bu tür hareketler için mücadelenin gerekçesini ortadan kaldırmaz; aksine, mücadeleye duyulan bağlılığı derinleştirir. Böylece fedakârlık, yalnızca bir motivasyon aracı olmaktan çıkar. Güç asimetrisini anlamsızlaştıran, korku, yıldırma ve baskı mekanizmalarını etkisizleştiren bir paradigma değişimine dönüşür. Bu paradigma içinde, negatif bir yaptırım olarak tasarlanan her baskı girişimi, nihayetinde hareketin meşruiyetini pekiştiren pozitif bir unsura dönüşür.
2. Tanınma Kuramı ve Haysiyet Talebi
Weber’in çerçevesi, mücadelenin “değer” temelli olabileceğini gösterir. Ancak asimetrik bir mücadelede bu “değer” neden somut kazanımlardan ziyade “onur” ve “özsaygı” olmaktadır? Özellikle dışlanmış veya baskı gören grupların direniş milliyetçiliğinin temelinde maddi fayda hesapları değil, haysiyet (dignity), özsaygı (self-respect) ve tanınma (recognition) gibi pazarlık edilemez değerler yatar. Bir ulus sürekli aşağılanıyor veya ikinci sınıf muameleye maruz kalıyorsa, buna karşı gelişen direniş, kimliksel ve duygusal bir anlam taşır. Bireyler, kendi maddi çıkarlarına aykırı olsa bile, grup onurunu savunmak için ayağa kalkabilirler; çünkü bu, onların özsaygısını yeniden tesis etme yoludur.
Bu sorunun yanıtı Kanadalı filozof Charles Taylor’ın “tanınma” kuramında bulunabilir. Taylor, “The Politics of Recognition” adlı eserinde modern kimliğin diyalojik, yani sosyal bir ayna süreciyle şekillendiğini savunur. Bir bireyin kendini algılaması, büyük ölçüde başkalarının onu nasıl gördüğüne bağlıdır. Taylor’a göre bir insan veya grup, otoriteden sürekli sınırlayıcı ve aşağılayıcı bir kimlik yansıması alıyorsa, bu durum “yanlış tanınma” (misrecognition) olarak adlandırılır. Bu “yanlış tanınma”, ciddi bir zarar ve baskı biçimine dönüşür. Bir kişiyi veya grubu, sahte, çarpık ve indirgenmiş bir varoluş biçimine hapsedebilir.
Taylor’ın bu analizi, haysiyet talebinin neden bu denli güçlü bir siyasi motivasyon olduğunu açıklar. Otoriter bir rejimin, muhalif bir grubu sürekli olarak “hain”, “terörist” veya “vatana zararlı” gibi sıfatlarla damgalaması, sadece onların siyasi haklarına bir saldırı değil, aynı zamanda varoluşlarına yönelik bir saldırıdır. Bu yanlış tanıma eylemi, mağdur grup tarafından içselleştirilmeye zorlandığında, o grubun kendi kendine saygısını zedeleyerek bir tür “kendini değersiz görme” psikolojisi yaratır. Sonuçta, muhalefetin motivasyonu siyasi kazanımdan öte bir “varoluş mücadelesi” haline gelir. Talepler salt somut siyasi haklarla sınırlı kalmaz; aynı zamanda “biz de onurlu bir milletiz, insanız, varız” deme çabasına dönüşür. Taylor’ın teorisi, değer rasyonelliğinin özünü oluşturan bu onur ve tanınma arayışını kavramsallaştırarak, otoriter rejimler altındaki isyanların psikolojik boyutunu anlamamızı sağlar.
Taylor’ın “tanınma” ve Weber’in “değer rasyonalitesi” kavramlarının siyasi direnişte nasıl iç içe geçtiğini gösteren somut bir örnek, Polonya’daki Solidarity (Dayanışma) Hareketi’dir. 1980’lerin başında Polonya, Komünist Parti diktatörlüğü altında belirgin bir asimetrik güç yapısına sahipti. Bu baskıcı ortamda, Ağustos 1980’de Gdańsk Tersanesi’nde başlayan grev dalgası, on milyonluk kitlesel bir harekete dönüştü. Hareketin tetikleyicisi (tersane işçisi Anna Walentynowicz’in işten çıkarılması), salt ekonomik bir hoşnutsuzluktan ziyade, “işçi onurunu” hedef alan sembolik bir eşik olarak değerlendirilmesine yol açtı.
Nitekim hareketin talepleri, ücret artışı gibi araçsal hedeflerden hızla evrildi. Bağımsız sendika hakkı, ifade özgürlüğü ve siyasi tutukluların serbest bırakılması gibi temel hak ve özgürlükleri kapsayan, onur ve tanınma odaklı bir manifesto haline geldi. Gdańsk Anlaşması ile komünist blokta ilk kez bağımsız bir sendikanın tanınması, somut bir kazanımdan öte bir anlam taşıyordu. Bu, yıllardır bastırılmış kolektif kimliğin ve insan haysiyetinin rejim tarafından kabulüydü.
Solidarity Hareketi’nin başarısı, Weberci bir perspektiften, araçsal hedeflerin (sendikal haklar) dahi, kapsayıcı bir değer rasyonalitesi (kolektif haysiyet) tarafından nasıl desteklendiğini ve anlam kazandığını göstermektedir. Bir yanda hareketin bugününü ilgilendiren sendikal haklar gibi somut, stratejik hedefler, diğer yanda ise harekete ruhunu veren ve onu ayakta tutan “kolektif haysiyet duygusu” yer almaktadır. Hareketin gücü, örgütsel yapısından çok, temsil ettiği değerlere dayanmaktadır. 1981 Sıkıyönetimi ile yeraltına çekilmek zorunda kalsa da hareketin dağılmamasının nedeni, onu besleyen ana motivasyonun “insanların zihinlerinde ve yüreklerinde filizlenen özsaygı ve tanınma talebi” olmasıdır. Bu hareket, farklı toplumsal grupları “onurlu bir toplum ideali” ortak paydasında birleştirmeyi başarmıştır. Dolayısıyla Solidarity, “bir şeye karşı” olmaktan çok “bir şey için” (bireysel haysiyet ve özgürlük) mücadele eden, Wertrationalität temelli bir direnişin, 1989’da olduğu gibi, tarihin akışını değiştirebileceğinin tarihsel bir kanıtıdır.
3. Tercih Tahrifatı ve Ahlaki Şok
Taylor’ın ortaya koyduğu bu “yanlış tanınma” rejimi, bireyi psikolojik bir baskı altına alır ve onu “sahte bir varoluşa” hapseder. Birey, bir yanda rejimin dayattığı bu onur kırıcı kimlik, diğer yanda ise rejimin fiziksel zorbalığı arasında sıkışır. Bu teorik zemin, bizi şu soruya getirir: Taylor’ın tanımladığı bu derin içsel acıyı yaşayan bireyler, toplumsal alanda nasıl davranır? Çoğunluk ne tam bir içsel çöküşü ne de yüksek riskli bir isyanı seçer. Bunun yerine, Weber’in araçsal rasyonalitesine uygun bir hayatta kalma stratejisi geliştirirler: Kamusal alanda rejimin istediği gibi davranırken özel alanda bu “yanlış tanınmanın” psikolojik maliyetini çekmeye devam ederler.
Bu noktada Timur Kuran’ın “tercih tahrifatı” olarak adlandırdığı kavram incelenmelidir. Ona göre, bireylerin, rejim baskısı altında özel inançlarını gizleyerek kamusal alanda sahte bir uyum sergilemesi, bireysel düzeyde araçsal rasyonel (Zweckrationalität) bir hayatta kalma stratejisi olarak okunabilse de bu bireysel maliyet-fayda analizi, kolektif düzeyde başka bir soruna yol açar. Rejime yönelik desteğe dair sahte bir konsensüs yaratarak potansiyel muhaliflerin kendilerini izole hissetmelerine ve kolektif eylemin ketlenmesine (inhibition) neden olur.
Bununla birlikte Kuran, bu sahte uyumun bir bedeli olduğunu vurgular: bireyler üzerinde yarattığı psikolojik maliyet, yani bir yalanı yaşamanın öz saygıyı aşındırmasıdır. Rejimin dayattığı bu sahte “itaatkâr yurttaş” kimliği, esasen Taylor’ın bahsettiği yanlış tanınmanın (misrecognition) bir tezahürüdür. Bu durum, bireyleri “sahte ve indirgenmiş bir varoluş biçimine” hapseder.
Kuran’ın teorisi bağlamında bu atalet döngüsü, rejimin istikrarını sağlasa da onu içten içe kırılgan hale getirir. Döngünün kırılması genellikle, kolektif vicdanı sarsan bir “ahlaki şok” ile gerçekleşir. Bu kıvılcım anında, bazı aktörler araçsal rasyonelliği ve maliyet hesaplarını terk eder ve değer rasyonalitesi ile harekete geçerler; yani “doğru olanı” yapma ilkesiyle tüm riskleri üstlenirler. Bu ilk değer temelli hamle, diğer gizli muhalifler için kritik bir bilgi sinyali işlevi görerek bir “tercih kaskadı” (preference cascade) tetikler. Böylece yılların ataleti kitlesel bir direnişe dönüşür.
Kuran’ın teorik çerçevesini ve “ahlaki şok” kavramını yansıtan olay, 2010 yılı sonunda Tunus’ta başlayıp kısa sürede tüm Orta Doğu’ya yayılan halk ayaklanmalarıdır. Bu ayaklanmalar, sıklıkla “Haysiyet Devrimleri” olarak anılmıştır. Tunus’ta üniversite mezunu seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin tezgahına el koyan polis memurunun hakaretine uğradıktan sonra kendini yakması, toplum nezdinde bardağı taşıran son damla olmuştur.
Bu bireysel trajedi, milyonlarca insan için yalnızca ekonomik sıkıntıların değil, aynı zamanda çok daha derin bir yaranın yani yıllardır otoriter rejimler altında maruz kalınan keyfi muamelelerin, yolsuzlukların ve sürekli aşağılanmanın sembolü haline gelmiştir. Tunus’ta patlak veren protestolar sırasında en sık duyulan slogan, “Ash-sha’ab yurid isqat an-nizam” (Halk rejimin düşmesini istiyor) ile birlikte “karama” (haysiyet) olmuştur. Buazizi’nin kendini feda edişi, toplumsal hafızada kolektif bir haysiyet ihlalinin sembolüne dönüşmüş ve farklı sosyoekonomik kesimlerden milyonlarca insanı ortak bir ahlaki öfke paydasında birleştirmiştir.
Önemli olan, Buazizi’nin eyleminin sadece bir kıvılcım değil, aynı zamanda Kuran’ın tarif ettiği kaskat sürecinin tetikleyicisi olmasıdır. İlk protestocuların cezalandırılması yerine başkaları tarafından desteklendiğini gören insanlar, artık yalnız olmadıklarını fark ettiler ve sokaklara döküldüler. Kuran’ın ifadeleriyle, “sadece birkaç kişinin şikâyetlerini yüksek sesle dile getirmeye başlamasına yol açan bir şok, çığ etkisi yaratarak mevcut rejimi sürdürülemez hale getirebilir.” Gerçekten de Buazizi’nin eylemi “böylesi bir şok” işlevi gördü ve kısa sürede rejimi deviren bir halk hareketine dönüştü. Ardından zincirleme bir etkiyle Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelere sıçrayan domino etkisi, “gizli muhalifler” (covert dissidents) kitlesinin nasıl hızla açığa çıkabileceğini tüm dünyaya gösterdi.
4. Türkiye Cumhuriyeti’ni Kuran İradenin Çekirdeği
Kurtuluş Savaşı’nın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan metinler ve söylemler incelendiğinde, mücadelenin meşruiyetinin ve motivasyonunun, kısa vadeli fayda maliyet analizleri yerine ahlaki ve varoluşsal bir temel üzerine inşa edildiği açıkça görülmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’ta Sivas Kongresi’nde alınan kararları açıklarken kullandığı ifadeler, bu yaklaşımın en net özetidir.
Mücadelenin temel ilkesini şu sözlerle tanımlar: “Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu: Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.
Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir! O halde, ya istiklâl ya ölüm!”
Bu ifadeler, mücadeleyi teknik bir mesele olmaktan çıkarıp bir onur ve varoluş meselesi olarak yeniden çerçevelemektedir. Bu kapsamda, tam bağımsızlık, bu haysiyetli ve şerefli yaşamın taviz verilemez ve vazgeçilemez ön koşulu olarak konumlandırılır. Dolayısıyla, manda veya himaye gibi seçenekler -o dönem için akılcı olan tercihin bu olduğunu savunanlar azımsanmayacak derecede fazla olsa da- sadece siyasi bir statü tercihi değil, milletin onuruna ve haysiyetine yönelik bir hakaret, varoluşsal bir tehdit olarak reddedilir. Zira amaç, en iyi anlaşmayı elde etmek değil, milletin onurunu koruyacak tek seçeneği, yani tam bağımsızlığı, ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmektir. Bu kurucu söylem, “tanınma politikası” kuramıyla net şekilde açıklanabilir. İşgalci güçlere ve onların dayattığı Sevr Antlaşması’na karşı verilen mücadele, bir baskın gücün “yanlış tanıma”sına (Türk milletini egemenliğe layık görmeme) karşı bir haysiyet ve tanınma mücadelesidir. Bu, Kurtuluş Savaşı’nın, maddi ve askeri olarak son derece asimetrik ve “irrasyonel” görünen koşullarda dahi nasıl sürdürülebildiğini açıklar. Mücadele, “milli onur ve haysiyet” gibi güçlü bir değer-rasyonel temele oturtularak kolektif bir irade ve fedakârlık mobilize edilmiştir.
Atatürk tarafından formüle edilen ve Millî Mücadele’nin parolası haline gelen “Ya istiklal ya ölüm!” parolası, değer rasyonel mücadele anlayışı açısından önemli bir örnektir. Bu parola, iki rasyonel seçenek arasında bir tercih yapmayı öneren bir ifade değildir. Aksine, mutlak ve pazarlık edilemez bir değeri merkeze alan ve bu değerin yokluğunun kabul edilemez olduğunu ilan eden bir ahlaki düsturdur. Bu düstur “istiklalin maliyeti nedir?” veya “manda ve himayenin faydaları neler olabilir?” gibi araçsal soruları anlamsız kılar.
En yüksek maliyet olan “ölüm” dahi, bir tehdit veya kaçınılması gereken bir sonuç olarak değil, alternatifsizliğin bir ifadesidir. Eğer istiklal yoksa yaşamın bir anlamı ve değeri de yoktur. Bu, değerin maliyeti aştığı bir durum değil, değerin maliyeti tanımladığı bir durumdur. Bu ilke benimsendiğinde, istiklal için mücadele etmek, başarı şansından bağımsız olarak, yapılması gereken tek “doğru” ve “onurlu” eylem haline gelir.
Sonuç
Max Weber’in araçsal ve değer rasyonelliği ayrımı, asimetrik güç koşullarındaki siyasi direniş ve atalet olgularını anlamak için önemli bir referans noktasıdır. Rasyonel Seçim Teorisi’nin dar faydacı varsayımlarının aksine, Weberci yaklaşım insan motivasyonunun çok boyutluluğunu ele alır. Bu yaklaşım, hem yüksek maliyetler karşısında ortaya çıkan “rasyonel ataleti” (Zweckrationalität) hem de fedakârlık ve yüksek riskli direnişi mümkün kılan “ilkesel duruşu” (Wertrationalität) aynı teorik düzlemde anlamamıza olanak tanır.
Charles Taylor’ın çalışmaları, bu “değer” kavramının içeriği hususunda aydınlatıcıdır. “Haysiyet”, “onur” ve “tanınma” gibi kavramların, maddi çıkarlardan öte, güçlü birer siyasi motivasyon kaynağı olduğunu göstermektedir. Bir milletin onurunun sistematik olarak zedelenmesi, bireylerin ve grupların varoluşsal bir tehdit algısı geliştirmesine yol açar. Bu algı, maliyet-fayda hesaplarını anlamsız kılan, pazarlığa kapalı bir direniş dinamiği yaratır.
Timur Kuran’ın “tercih tahrifatı” teorisi ise, bu iki rasyonellik arasındaki geçişin mekanizmasını ortaya koyar. Otoriter rejimlerdeki ataletin (tercih tahrifatı) bireysel ve toplumsal mekanizmalarını açıklarken bu atalet döngüsünün kırılmasının genellikle bir Wertrationalität patlamasıyla mümkün olduğunu ortaya koyar. “Yalanı yaşamanın” getirdiği psikolojik maliyet (haysiyet yitimi), bir “ahlaki şok” ile tetiklendiğinde, bireyleri fiziksel maliyet korkusunu aşmaya ve isyana sürükler.
Kuran’ın “tercih tahrifatı” teorisi, Taylor’ın “yanlış tanınma” (misrecognition) rejiminin bireysel düzeydeki davranışsal tezahürüdür. Rejimin dayattığı bu “sahte varoluş”, bireyin “bir yalanı yaşamasını” gerektirir. Ancak Kuran’ın belirttiği gibi, bu durum failine sürekli bir “psikolojik maliyet” yükler. Bu maliyet, tam da Taylor’ın tanımladığı “sakatlayıcı kendini hor görme” ve “onursuz varoluş” acısıdır. Otoriter rejimlerde rejime karşı gelmenin fiziksel maliyeti ve rejime boyun eğmenin psikolojik maliyeti olmak üzere iki tür maliyet birikir. Ahlaki şok olarak tarif edilen ve sosyal patlama yaratan olaylar, bu dengeyi alt üst eden ve direnişin tepkime hızını artıran katalizörlerdir. O anda biriken psikolojik maliyet, fiziksel maliyet korkusunu aşar. İşte bu eşik, Weberci anlamda rasyonalitenin tür değiştirdiği andır: birey, korkuya dayalı araçsal rasyonelliği terk eder ve onurunu korumak için değer rasyonelliğine sıçrar. Artık soru “bu eylem bana neye mal olacak?” değil, “onurumuzu korumak için doğru olan bu mu?” haline gelir.
Günümüzün asimetrik güç yapılarında, siyasi muhalefetin ataleti aşarak sürdürülebilir bir direniş ortaya koyabilmesi, mücadelesini salt pragmatik ve araçsal zeminden “onur ve haysiyet” gibi taviz verilemez değerlere dayalı bir zemine taşıyabilme kapasitesine bağlıdır. Bu çerçeve, sadece tarihsel direniş hareketlerini anlamakla kalmaz, aynı zamanda günümüz otoriter rejimlerine karşı geliştirilebilecek muhalefet stratejileri için de yol gösterici bir perspektiftir.
İnsanlar uğruna ölecekleri değerleri hatırladıklarında, uğruna yaşamaya değecek bir gelecek de inşa edebilirler.
Kaynakça
Kalberg, S. (1980). Max Weber’s Types of Rationality: Cornerstones for the Analysis of Rationalization Processes in History. American Journal of Sociology, 85(5), 1145–1179.
Kuran, T. (1995). Private Truths, Public Lies: The Social Consequences of Preference Falsification. Harvard University Press.
Olson, M. (1965). The Logic of Collective Action: Public Goods and the Theory of Groups. Harvard University Press.
Taylor, C. (1994). The Politics of Recognition. A. Gutmann (Ed.), Multiculturalism: Examining the Politics of Recognition (ss. 25-73). Princeton University Press.
Varshney, A. (2003). Nationalism, Ethnic Conflict, and Rationality. Perspectives on Politics, 1(1), 85-99.
Weber, M. (1978). Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology (G. Roth & C. Wittich, Ed.). University of California Press. (Orijinal eserin yayım tarihi 1922).