|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Türkiye’nin terörle mücadele stratejisinde, 15 Ekim 2024 tarihi, radikal bir paradigma değişiminin işareti olarak kayıtlara geçmiştir. İktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, TBMM Grup Toplantısı’nda PKK terör örgütü elebaşına hitaben yaptığı silah bırakma çağrısı ve akabinde, “kurucu önder” sıfatıyla tanımladığı hükümlü Abdullah Öcalan’ın İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan çıkarılarak TBMM çatısı altında konuşma yapabileceğine dair ifadeleri, yalnızca iç politikada değil, uluslararası güvenlik mimarisinde de kırılmalara yol açacak niteliktedir. Yahut uluslararası yeni bir güvenlik mimarisi inşasının Türkiye izdüşümüdür.
Yakın geçmişe kadar terör unsurlarına karşı “topyekûn imha” doktrinini savunan, örgütle iltisaklı siyasi yapıların en ağır yaptırımlara uğramasını talep eden bir siyasi iradenin, bugün teröristbaşını meşru bir siyasi aktör gibi meclis kürsüsüne davet etmesi; arkasındaki motivasyon ne olursa olsun terörle mücadelenin psikolojik üstünlüğü açısından izaha muhtaçtır. Sürecin şeffaflıktan uzak yürütülmesi ve resmi makamların sessizliği, yapılan analizlerin spekülasyonun ötesine geçmesini zorlaştırsa da yürütülen sürecin yakın gelecekte yeni ve daha karmaşık sorunlarla sebep olma ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Uluslararası hukuk perspektifinden bakıldığında, ülkemizde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında terör örgütü olarak tanımlanan PKK, Türkiye’nin ısrarlı diplomatik taarruzu neticesinde ABD, AB üyesi ülkeler ve NATO nezdinde de “terör örgütü” listelerine dahil edilmiştir. Örgütün, sivil katliamlar, öğretmen cinayetleri, uyuşturucu ve insan ticareti gibi eylemleri, uluslararası hukukun genel ilkeleri ve BM kararları çerçevesinde tartışmasız birer terör suçudur. Ancak, hukuki tanım ile sahadaki gerçeklikler arasındaki makas giderek açılmaktadır. PKK’nın, Türkiye ile jeopolitik rekabet içerisinde olan ülkeler tarafından bir “vekalet savaşı” (proxy war) aparatı olarak kullanılması, örgütün bu ülkelerden örtülü veya açık lojistik destek almasını sağlamaktadır.
Bu ikircikli tutum, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasını şekillendiren parametrelerden birisi hâline gelmiştir. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik süreçlerinde yaşananlar, bu durumun en somut tezahürüdür. Türkiye, ittifakın genişlemesi konusundaki veto yetkisini, İskandinav ülkelerinin örgüte sağladığı desteği kesmek adına önemli bir koz olarak kullanmıştır. Hâl böyleyken hükümetin terör örgütüyle yeniden müzakere zeminine kayması, uluslararası hukuk açısından büyük riskleri beraberinde getirmektedir. Zira birçok müttefik ülke, kâğıt üzerinde PKK’yı terör örgütü olarak tanımış olsa da fiiliyatta örgüte silah ve finansman sağlamaya devam etmektedir. Özellikle NATO içerisindeki en büyük müttefikimiz konumunda olmasına rağmen Suriye’de terör örgütüne adeta “kara gücü” muamelesi yapan ABD’nin tavrı, bu tehdidin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Ankara’nın Vaşington ile verdiği “yakın ilişki” mesajlarına rağmen Pentagon bütçesinden örgüte aktarılan kaynakların kesilmemesi dikkatlerden kaçmamalıdır.
Sürecin başında Devlet Bahçeli tarafından sarf edilen “Devletin terörle masaya oturmasını kimse beklemesin” şeklindeki kesin yargıların, bir yılın sonunda bizzat kendisinin İmralı’ya gitme teşebbüsüne evrilmesi, bu hamlenin şahsi bir inisiyatiften öte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve devlet organlarının onayıyla yürütülen planlı bir strateji olduğunu göstermektedir. Ancak temel soru şudur: Bu radikal dönüşümün sonuçları neler olacaktır?
Resmi söylem, hedefin “terörsüz bir Türkiye” ve örgütün lağvedilmesi olduğunu iddia etse de örgütün yayın organlarındaki açıklamalar, kayıtsız şartsız bir teslimiyetten çok siyasi kazanım beklentisine işaret etmektedir. Örgütün farklı coğrafyalara (Kandil, Suriye, Avrupa) dağılmış parçalı yapısının, İmralı’dan gelecek tek bir talimatla silah bırakacağını varsaymak, sahadaki gerçeklikle örtüşmemektedir.
Tarihsel hafızamızı tazelediğimizde, örgütün 1993, 1995, 1998, 2006, 2009 ve 2013 yıllarında, askeri olarak sıkıştığı her dönemde “tek taraflı ateşkes” ilan ederek zaman kazandığı ve taktiksel geri çekilmelerle güç devşirdiği görülmektedir. Bunun yanı sıra; 2002’de de örgütün kendisi feshettiği açıklanmış olmasına rağmen önce KADEK, sonrasında Kongra-Gel ve nihayetinde tekrar PKK adını alarak uyguladığı “hukuki kamuflaj” taktikleri, örgütün varlığını sürdürme konusundaki esnekliğini kanıtlamıştır. Bu tecrübeler, sorunun sadece bir “fesih açıklaması” ile çözülemeyeceğini, örgütün operasyonel kabiliyetinin ve yeniden organize yeteneğinin ancak fiziki ve lojistik imkanlarının tamamen kurutulmasıyla mümkün olacağını göstermektedir.
Terörle mücadelenin altın kuralı, lider kadronun karar alamaz hale getirilmesi ve dış beslenme kanallarının kesilmesidir. İstihbarat raporları, örgütün etnik milliyetçilik maskesi altında, aslında yabancı devletlerin bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir “taşeron yapı” olduğunu teyit etmektedir. Sadece ABD değil, konjonktüre göre Rusya, İsrail, Yunanistan ve hatta Ermenistan’ın örgütle kurduğu taktiksel ilişkiler, PKK’nın otonom bir yapı olmadığını kanıtlar niteliktedir. Dolayısıyla, örgüt yöneticileri etkisiz hâle getirilmeden ve yurtdışı bağlantıları kesilmeden girişilen her müzakere çabası, PKK kalıntılarının sinsi bir tehdit olarak varlığını korumasına hizmet edecektir. Bugün gelinen noktada, örgüt mensuplarının cüretkâr açıklamaları ve artan talepleri, 2013-2015 Çözüm Süreci’nde yapılan hatalardan ders alınmadığı endişesini kuvvetlendirmektedir.
Yakın geçmişte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin icra ettiği Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Pençe serisi harekâtlar, terörle mücadele faaliyetleri kapsamında örgütü sınır ötesinde baskılamış ve kapasitesini minimize etmiştir. Bu operasyon süreçlerinde uluslararası destek olmamasına rağmen sahada somut başarılar elde edildiği unutulmamalıdır. Buna karşılık, geçmişte tecrübe edilen müzakere odaklı yaklaşımlar örgüte meşruiyet alanı açmış, propaganda imkânı sunmuş ve devlet otoritesini aşındırarak ayrılıkçı eğilimleri tetiklemiştir.
Küresel örneklere bakıldığında; ABD’nin terörle mücadele doktrini 11 Eylül sonrası Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de belirtildiği üzere, ABD teröre taviz vermemekte, terörü destekleyen devletleri dahi meşru hedef (BM Şartı Madde 51 – Meşru Müdafaa Hakkı) saymaktadır. El Kaide ve Taliban liderlerine yönelik operasyonlar, bu kararlılığın göstergesidir. Benzer şekilde İsrail, Hamas ve Hizbullah gibi yapıları “varoluşsal tehdit” olarak kodlamakta ve esir takası gibi istisnai durumlar haricinde doğrudan teması reddetmektedir. Yine İsrail’in güvenlik doktrini, potansiyel tehditleri önceden teşhis edip bu tehditlerin ortaya çıkmasına fırsat tanımadan güç kullanarak bertaraf etmeyi esas almaktadır.
Tüm bu değerlendirme ve tespitler ışığında yaşanan sürecin ve özellikle TBMM üyelerinin PKK’nın sözde lideriyle görüşmesinin, uluslararası arenada uzun yıllardır verilen mücadeleyi geri dönülmez şekilde zafiyete uğratacağı öngörülmesi gereken bir unsur olmasına rağmen hükümetin bu konuda geçmişteki hatalardan ders almayarak politika oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Bu noktada, meselenin salt bir “iç politika manevrası” olmaktan çıkıp uluslararası hukuk ve devlet egemenliği bağlamında stratejik bir kırılmaya işaret ettiğini vurgulamak gerekmektedir. Uluslararası ilişkiler disiplini ve güvenlik çalışmaları bize şunu göstermektedir: bir devlet, egemenlik yetkilerini kullandığı topraklarda şiddet tekeline meydan okuyan silahlı bir grupla, anayasal kurumları (TBMM) üzerinden resmi temas kurduğunda, çatışmanın hukuki niteliğini değiştirme riskiyle karşı karşıya kalır. PKK ile mücadele, Türkiye’nin tezi olan “terörle mücadele” paradigmasından çıkıp uluslararası aktörlerin uzun süredir dayatmaya çalıştığı “taraflar arası çatışma” veya “iç savaş” statüsüne evrilme tehlikesi barındırmaktadır.
Özellikle TBMM üyelerinin, İmralı’da almış olduğu cezanın infazı gerçekleşen sözde terör örgütü elebaşısının ayağına giderek çeşitli taleplerde bulunmaları önemli bir hukuki kırılıma sebep olabilecek niteliktedir. Devlet dışı silahlı aktörlerin (Non-State Armed Groups), devlet ricali ile meşru zeminlerde (veya meşru aktörlerce) muhatap alınması, uluslararası hukukta örgüte “savaşan taraf” (belligerency) statüsü kazandırmasa bile, “de facto” bir siyasi aktör muamelesi görmesinin önünü açma riski taşımaktadır. Batı’nın stratejik karar alma merkezlerinde Türkiye aleyhine işleyen çarklar, Ankara’nın sahadaki en küçük tereddüdünü veya taktiksel hatasını, örgüt lehine jeopolitik bir kazanım alanına tahvil etmek için fırsat kollamaktadır. Türkiye’nin, teröristbaşını bizzat devlet eliyle siyasi bir aktöre dönüştürme girişimi, Batı’da PKK’yı ‘terör örgütü’ parantezinden çıkarıp ‘politik bir taraf’ statüsüne taşımaya çalışan lobilere, altın tepside sunulmuş bir meşruiyet mühimmatıdır.
Nitekim bu risk, Avrupa Parlamentosu (AP) nezdindeki tartışmalarla somutlaşmaktadır. Uzun süredir PKK’nın AB Terör Örgütleri Listesi’nden çıkarılması için hukuki ve siyasi lobi faaliyetleri yürüten çevreler, Türkiye’nin bu yeni açılımını “çatışmanın siyasi çözümü” argümanıyla destekleyecektir. Türkiye, kendi terör tanımını esneten bir pratik sergilediğinde, Brüksel veya Vaşington’daki karar vericilerin “Türkiye’nin bile müzakere ettiği bir yapıyı biz neden terör listesinde tutuyoruz?” sorusunu sorması kaçınılmazdır. Bu durum, örgütün Avrupa’daki finansal ve lojistik ağlarına meşruiyet kazandıracak, Türkiye’nin iade taleplerini ve mal varlığı dondurma kararlarını hukuken boşa düşürecektir. Uluslararası hukukta “estoppel” (kendi fiiliyle çelişmeme) ilkesi gereği, Türkiye’nin içerideki müzakere tavrı, dışarıdaki hukuki mücadelesini zayıflatacaktır.
Gelinen nokta itibarıyla, Ak Parti hükümetinin MHP ve Dem Parti ile yürüttüğü süreç, Türkiye’nin üniter yapısı ve ulusal güvenliği açısından telafisi güç zararlar doğurma potansiyeli taşımaktadır. Güvenlik bürokrasisinin sahadaki askeri kazanımlarını masada bir zafiyete dönüştürme riski taşıyan bu süreç, sadece örgütü cesaretlendirmekle kalmayarak benzer yapıların gelecekte de terör eylemlerinde bulunma cesareti göstermesine zemin hazırlayacaktır.
Özellikle Abdullah Öcalan ile iktidar milletvekillerinin görüştürülmesi, Türk hukuk sistemi ve terörle mücadele mevzuatı açısından bir kırılma olduğu kadar, uluslararası hukuk açısından da Türkiye’yi “terörle mücadele eden devlet” konumundan “terör örgütüyle pazarlık eden devlet” konumuna indirgeme riskini barındırmaktadır. Bölgemiz başta olmak üzere küresel güvenlik tehditlerinin arttığı bir dönemde, Türkiye’nin enerjisini bitme noktasına gelmiş bir örgütü yeniden diriltecek siyasi maceralara harcaması, devlet yönetimi adına stratejik bir hata olarak anılacaktır. PKK’nın ve siyasi uzantılarının taleplerinin Avrupa Parlamentosu’ndaki “listeden çıkarma” gayretleriyle senkronize bir şekilde ilerlemesi tesadüf değildir. Yapılması gereken terörü meşrulaştırmak değil, kaynağında kurutmak ve hukukun üstünlüğünü egemenlik sahasının her karışında tavizsiz uygulamaktır.