Hesap Etmek

Hesap Etmek, Hesap Vermek, Hesap Sormak

6 Şubat depreminin üzerinden üç yıl geçti. Bu büyük felaket hem fiziksel yıkımın tüm acı sonuçlarını hem de ahlaki, politik ve toplumsal bir eşiği görünür kıldı.
Getting your Trinity Audio player ready...

6 Şubat depreminin üzerinden üç yıl geçti. Bu büyük felaket hem fiziksel yıkımın tüm acı sonuçlarını hem de ahlaki, politik ve toplumsal bir eşiği görünür kıldı. Depremin hemen ardından “asrın felaketi” ifadesi hızla dolaşıma sokuldu. Bu niteleme, felaketin büyüklüğünü anlatmak amacıyla yaygın biçimde benimsendi ve kısa sürede neredeyse tartışılmaz bir tanıma dönüştü. Fakat bu ifade, felaketin esas boyutunu tam olarak karşılamaya yetmedi. Çünkü burada meselemiz yerin sarsılması değildir. Türk toplumu olarak uzun süredir askıya almış olduğumuz sorumluluklarımızın yerle bir olmasıdır.

Depremin ardından konuşulabilir her mecrada, bilhassa sosyal medyada “sorumlulardan hesap sorma” sesi yükseldi. Sorumlulardan hesap soracaktık. Böylece vicdanları tatmin edecek ve yaralarımızı saracaktık. Bu ses, ilk bakışta adalet duygusunu ayakta tutan, vicdanı rahatlatan, hatta insana bir şey yapıyormuş hissi veren bir işlev gördü. Fakat bu sesin tam da bu nedenle, üzerinde ısrarla durulması gereken rahatsız edici bir yönü vardır. Zira hesap sorma fikri, her şeyden evvel, bir şeylerin çoktan yaşanmış, hitama ermiş ve geri döndürülemez hâle gelmiş olduğunu ima eder. Bu da hesap sormanın, kaçınılmaz biçimde, olaylardan sonra devreye giren bir pratik olduğu anlamına gelir. Halbuki temel meselemiz, felaketleri vuku bulmadan evvel önleyebilme kapasitemizdir. Hesap etmek, “hesaplamak kitaplamak”, hasılı inceden inceye düşünüp planlamak, hesap sormaktan çok daha mühimdir. Eskiler bu hususta, “Ba’de harabül Basra” demişler. Basra harap olduktan, iş işten geçtikten sonra hesap sormanın kime, ne faydası olacaktır?

Hesap sormaya dair düşünmek, depremin bize bıraktığı en temel derslerden biridir. Çünkü eğer büyük bir yıkımdan sonra hesap soruyor ama yıkımlardan evvel aynı sorma ve sorgulama tavrını sürdüremiyorsak, burada yapısal bir ahlaki sorunumuz var demektir. Bu sorun da sorumluluk bilincimizin gelişmemiş olmasında gizlidir. Hesap sormak, çoğu zaman, kaçırılmış bir sorumluluğun gecikmiş telafisi çabasıdır. En iyi ihtimalle, aynı türden bir yıkımın bir daha yaşanmamasını sağlar. O da ancak kusursuz bir adalet ve denetim mekanizması varsayımı altında mümkündür. Bu anlamda hesap sorma, güçlü bir eylem değildir. Aksine, belirli bir eksikliği bünyesinde taşır. Olup bitmiş olan karşısında geç kalmış bir müdahale çabası, hesap sorma tavrının acziyetini belirgin kılar. Güçlü tavır, hesap etmek ve hesap verebilir olmayı ihtiyat haline getirmektir. Ancak bu şekilde doğa olayları, “asrın felaketi” ifadesi olmadan konuşulacak ve tartışılacaktır.

Depremin yarattığı büyük yıkım, bina güvenliği ya da kriz yönetimi sorunlarını ifşa etmekle kalmadı, ahlakî hassasiyetlerimizin hangi aşamada devreye girdiğini de açığa çıkardı. Bir meseleye dair duyarlılık, ancak o mesele gerçekleştikten sonra ortaya çıkıyorsa, burada samimiyetin sorgulanması kaçınılmazdır. Sahici bir ahlaki hassasiyet, olayların ardından değil, henüz gerçekleşmeden önce ya da süreç devam ederken kendini gösterir. Deprem, tam da bu açıdan, birçok konuda ahlaki reflekslerimizin ne denli geç işlediğini trajik bir biçimde gözler önüne serdi. Bu geç kalmışlık, yalnızca kurumlara ya da belirli aktörlere özgü değildir. Aksine, sorumluluk meselesi, toplumun tüm fertlerini kapsayacak bir genişliğe sahiptir. Sorumluluğu yalnızca belli kişi ya da kurumlara yönelttiğimiz ölçüde, ahlaki yükümlülüğü kendi gündelik hayatımızın ve pratiklerimizin dışına itmiş oluruz. Bu nedenle “sorumlulardan hesap sorma” fikri, ancak kendi sorumluluklarımızı ve toplumsal ahlakımızı sorgulama kapasitemizle birlikte ele alındığında anlam kazanır. Depremin bize hatırlattığı temel gerçek şudur: Sorumsuz iktidarlar, denetimsiz yapılar ve birbirini besleyen ihmaller zinciri, kendiliğinden ya da boşlukta ortaya çıkmaz; bunlar, toplumsal ilişkiler ve kabullenişler içinde zamanla üretilir. Eğer bazı insanlar, başkalarının hayatını riske atacak işleri sistematik olarak yıllarca yapabilmişse, bu işlerden sorumlu tutulmamışsa, bu yalnızca onların ahlaksızlığıyla değil, bu ahlaksızlığa elveren bir ortamın varlığıyla açıklanabilir. Bu noktada sorumluluk meselesi, soyut bir suçluluk duygusuna indirgenmemelidir. Aksine sorumluluk, toplumun ve gündelik hayatın tamamına yayılan, somut bir etik pratik olarak düşünülmelidir. Bu etik pratik, yaptığımız işlerde, sürdürdüğümüz mesleklerde ve sunduğumuz hizmetlerde hesap verebilir olup olmadığımız sorusu etrafında şekillenir. Aynı zamanda, küçük, sıradan ve görünürlüğü düşük problemlerde dahi sorumluluk sahiplerine ahlaki yükümlülüklerini hatırlatma eğilimi gösterip göstermediğimizi sorgulamayı gerektirir. Zira çoğu zaman ahlaki reflekslerimiz, yalnızca yıkım büyük, görünür ve toplumsal olarak yankı uyandıran bir hâl aldığında devreye girmektedir. Hal böyle olunca, karşı karşıya kaldığımız toplumsal ve ahlaki sorunların yaygınlaşmasına, farkında olarak ya da olmayarak, bizler de katkıda bulunuyoruz demektir. Bu sorumluluktan kaçmak mümkün değildir. Depremin İstanbul’da, İzmir’de ya da başka büyük şehirlerde yaşanmamış olması, bu sorgulamaları geçersiz kılmaz; aksine, sorumluluğun yalnızca mekânsal değil, aynı zamanda zamansal sınırlarını da genişletir. Gelecekte karşılaşabileceğimiz krizlerin ille de bu ölçekte ve bu biçimde ortaya çıkması gerekmez; daha küçük, daha sessiz ve daha yerel yıkımlar da mümkündür. Bu nedenle asıl mesele, felaketler gerçekleştikten sonra gösterilen tepkiler değil, henüz yaşanmamışken bu ihtimaller karşısında ahlaki bir dikkat ve sürekli bir sorgulama pratiğine sahip olup olmadığımızdır. Aksi hâlde, her yeni yıkımın bir kez daha “asrın felaketi” olarak adlandırılması kaçınılmaz olacaktır. Bu bağlamda, depremlerin yıkıcı etkilerinden korunmaya dair gelecek vizyonumuz, yalnızca yeni binalar, daha sıkı yönetmelikler ya da daha sert cezalarla sınırlı düşünülemez. Felaketsiz bir gelecek, aynı zamanda sorumluluğun gündelikleştiği ve toplumun her ferdine yayıldığı bir toplumsal düzen tahayyülünü gerektirir. Bu tahayyülün en nadide çiçeği de sorgulamada ve denetlemede tebellür eden vatandaşlık bilincidir. Hesap etmenin istisnai bir refleks olmadığı, hesap verebilirliğin sıradan ve vazgeçilmez norm hâline geldiği bir düzen asıldır. İnsanların yalnızca felaketlerden sonra değil; her gün, her işte ve her ilişkide “ben bu yaptığımın hesabını verebilir miyim?” sorusunu sorduğu bir ahlaki iklim oluşturmak toplumsal vazifemizdir. Ve böyle bir toplumsal düzen, iktidarlardan medet ummak üzerine kurulamaz. Çünkü etik olan, sorumluluğu sürekli olarak yukarıya havale etmek değil, onu yatay bir biçimde, toplumsal ilişkilerin tamamına yaymaktır. Deprem, bu anlamda, sorumluluğun ertelenemez, devredilemez ve başkasına havale edilemez bir mesele olduğunu hatırlatan sert bir uyarı niteliği taşımaktadır.

Sonuç olarak 6 Şubat 2023, memleketimiz için büyük kayıpların ve yıkımların tarihidir. Aynı zamanda o, ahlaki bir muhasebenin de zorunlu hâle geldiği bir eşiktir. Bu muhasebe, geçmişin hesabını sormakla sınırlı kalırsa eksik kalacaktır. Asıl mesele, hesap sormak değildir; hesap etmeyi ve hesap verebilirliği toplumsal bir ilke hâline getirebilmektir. Hesap etme ve hesap verme tavrı, sorumluluk anlayışının rafa kalktığı şu dünyada ahlakî bir imdat freni olarak düşünülmelidir. Ancak bu böylece, kaybedilen hayatların ardından söylenen sözler, gerçek bir gelecek inşasına dönüşebilir.