Dijital teknolojiler son yirmi yıl içinde yalnızca ekonomik üretim biçimlerini değil, devletlerin egemenlik kapasitesini, kamusal karar alma süreçlerini ve toplumsal ilişkilerin örgütlenme biçimini de dönüştürmüştür. Veri işleme kapasitesinin artması, bulut bilişim altyapılarının yaygınlaşması, yapay zekâ sistemlerinin günlük yaşamın merkezine yerleşmesi ve dijital platformların ekonomik faaliyetler üzerindeki belirleyici etkisi, klasik egemenlik anlayışının yeniden değerlendirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Günümüzde devletlerin yalnızca fiziksel sınırlarını koruması yeterli görülmemektedir; aynı zamanda veri akışlarını, kritik dijital altyapıları ve algoritmik karar mekanizmalarını ne ölçüde denetleyebildiği de egemenlik kapasitesinin önemli bir unsuru olarak değerlendirilmektedir [1].
Dijitalleşme artık yalnızca ekonomik faaliyetlerin yürütüldüğü teknik bir alan değil; modern toplumların yapısal omurgası haline gelen bütüncül bir altyapıdır. Kamu hizmetlerinden finansal sistemlere, iletişim ağlarından güvenlik mimarilerine kadar geniş bir alan dijital sistemler üzerinden işlemektedir. Bu durum, dijital altyapıları ekonomik verimlilik araçlarının ötesine taşıyarak devlet kapasitesi ve kamusal düzen açısından stratejik hale getirmektedir.
Bu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, kamusal işlevlerin giderek artan ölçüde özel teknoloji şirketlerinin altyapıları üzerinden yürütülmesidir. Kamu kurumları veri depolama hizmetleri için küresel bulut sağlayıcılarına bağımlı hale gelmekte, iletişim süreçleri uluslararası platformlar üzerinden yürütülmekte, ekonomik faaliyetlerin önemli bir bölümü dijital aracılar vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Eğitimden sağlığa, bankacılıktan kamu güvenliğine kadar geniş bir alan, küresel teknoloji şirketlerinin geliştirdiği teknik altyapılar üzerinde işlemektedir. Bu durum, dijital teknolojilerin ekonomik bir araç olmanın ötesine geçtiğini; devlet kapasitesi, ulusal güvenlik ve toplumsal düzen açısından stratejik bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir.