|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı (NATO), 7–8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da 36. zirvesini gerçekleştiriyor. NATO, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında ortaya çıkan büyük güç rekabeti bağlamında, ABD öncülüğünde Avrupalı müttefiklerle birlikte Sovyetler Birliği’ne karşı bir kolektif güvenlik örgütü olarak 1949’da kurulmuştur. Türkiye, kurucu üyelerden biri olmamakla birlikte, Yunanistan’la beraber NATO’nun ilk genişleme hamlesinin parçası olarak 1952’de İttifak’a katılmıştır. Bu üyelik, günümüze dek Türk dış politikasını ve güvenlik siyasetini tanımlayan en önemli bağlardan biri olmuştur.
Kuruluşundan Soğuk Savaş’ın sonuna kadar geçen 1949–1989 döneminde 40 yılda toplam 10 NATO zirvesi yapılmıştır. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle zirvelerin sıklığı artmıştır. Bazı zirveler, alınan kararlar itibarıyla diğerlerinden daha fazla öne çıkmıştır. 1990 Londra Zirvesi’nde NATO, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkileri geliştirmek için yeni tasarılar geliştirmiştir. 1991 Roma Zirvesi’nde İttifak, Stratejik Konsept belgesini ilk kez kamuya açık biçimde yayımlamış ve Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi’ni kurmuştur. 1997 Madrid ve Paris Zirveleri’nde ise eski Varşova Paktı üyeleri Çekya, Macaristan ve Polonya ilk kez İttifak’a davet edilmiştir.
Ankara Zirvesi, Türkiye’nin 2004 İstanbul Zirvesi’nden sonra ev sahipliği yapacağı ikinci NATO zirvesi olacaktır. 2004 İstanbul Zirvesi’nde, İttifak’ın Ortadoğu coğrafyasındaki faaliyetlerini ve ilişkilerini geliştirmek amacıyla İstanbul İşbirliği Girişimi kurulmuştu. Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt hâlen bu girişim çerçevesinde çeşitli NATO faaliyetlerine katılabilmektedir.
NATO’nun tarihi, kabaca üç dönem içinde ele alınabilir. Birinci dönem, Soğuk Savaş boyunca ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki büyük güç rekabetinin belirlediği dönemdir. İkinci dönem, Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin askeri ve ekonomik olarak sınanmayan tek güç konumuna geldiği; İttifak’ın eski Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği ülkelerinin katılımıyla genişlediği; terörle mücadele ve siber güvenlik gibi yeni alanların NATO gündemine girdiği dönemdir. Üçüncü dönem ise Çin’in yükselişi, ABD’nin Asya-Pasifik’e yönelmesi ve Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemiyle somutlaşan yeni güç rekabeti ve ittifak ilişkilerinin yeniden tanımlanması dönemidir. Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde bu üç dönem sırasıyla NATO 1.0, NATO 2.0 ve NATO 3.0 olarak adlandırılmaktadır. Ankara Zirvesi de bu bağlamda “NATO 3.0” tartışması açısından önemli görülmektedir.
Ankara Zirvesi’nin İttifak Açısından Önemi
Ankara Zirvesi’ne, NATO’nun son zirvesi olan 2025 Lahey Zirvesi’nde olduğu gibi, ABD Başkanı Donald Trump yönetimindeki ABD ile NATO’nun Avrupalı müttefikleri arasındaki ayrışmalar damga vuracaktır. Başkan Trump’ın ilk döneminden itibaren gündeme getirdiği külfet paylaşımı konusu, ikinci kez başkan seçilmesinden sonraki ilk zirve olan 2025 Lahey Zirvesi’nde daha güçlü biçimde gündeme gelmiştir. Lahey’de, Rusya’nın Kırım’ı ilhakından sonra 2014’te belirlenen millî gelirin en az yüzde 2’sini savunma harcamalarına ayırma hedefi yükseltilmiş; İttifak üyeleri 2035’e kadar millî gelirlerinin yüzde 5’ini savunma harcamalarına ayırmayı taahhüt etmiştir.
Buna rağmen ABD-AB ilişkilerindeki gerileme, savunma sanayii iş birliği gibi stratejik konularda uzun vadeli ve bütüncül bir iş birliğini zorlaştırmaktadır. Uzun süre Fransa’nın neredeyse tek başına sahiplendiği “stratejik özerklik” söylemi artık yalnızca Paris’te değil, Brüksel’de de sahiplenilmektedir. Başkan Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le geliştirdiği ilişkiler, gümrük tarifeleri, Grönland’ın ilhakını talep etmesi ve son olarak Hürmüz Krizi sırasında NATO müttefiklerini ABD’ye yardımcı olmamakla itham etmesi ve ABD merkezli Anthropic’in en gelişmiş modellerini ABD dışındaki tüm ülkelerde kullanıma kapatması, AB nezdinde ABD “riskini” azaltma motivasyonunu güçlendirmiştir.
ABD’nin Avrupa’daki kuvvetlerini çekme niyetini açıklaması da bu anlayışı pekiştirmiştir. ABD tarafından yapılan açıklamalara göre bu çekilmenin boyutu, Avrupa’da konuşlu Amerikan stratejik bombardıman uçağı ve savaş uçağı filolarında üçte bir, donanma gemilerinde yüzde 50’ye varan bir daralmaya karşılık gelmektedir. Plana göre Avrupa’da konuşlu keşif ve saldırı İHA’larının hemen hemen tamamı da ABD tarafından geri çekilecektir.
AB, bu gelişmeler bağlamında Avrupa Güvenlik Eylem Planı’nı, yani SAFE programını devreye sokmuştur. SAFE, AB’nin kendine yetebilen ve müşterek savunma üretimini, inovasyonunu ve sınır ötesi harekât kabiliyetini geliştirmeyi amaçlayan 150 milyar euroluk, ABD ortaklığı içermeyen bir finansman programıdır. Bu nedenle NATO nezdinde alınacak ortak savunma üretimi kararlarının, AB açısından SAFE programından ayrı ve uzun vadede onun gerisinde değerlendirileceği anlaşılmaktadır.
Bu çerçevede Ankara Zirvesi’nin İttifak’ı bir bütün olarak ilgilendiren ana yönü ABD ile AB arasındaki bu uyuşmazlık olacaktır. Ancak söz konusu uyuşmazlık yeni değildir ve 2025 Lahey Zirvesi’ne de bu gölgede gidilmiştir. Bu nedenle Ankara Zirvesi’nin bu açıdan tek başına bir dönüm noktası olacağını söylemek doğru olmayacaktır.
Zirvenin Türkiye İçin Önemi
Türkiye, NATO’ya 1952’de üye olmuş ve o tarihten bu yana NATO üyeliği Ankara’nın dış politikasını ve güvenlik siyasetini etkileyen en önemli bağlardan biri olmuştur. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun Sovyetler Birliği’ne hem kara hem deniz sınırı bulunan anahtar üyelerinden biri olmuştur. Ayrıca PKK terörü ve yakın coğrafyasındaki belirsizlikler nedeniyle, Avrupalı müttefiklerinden farklı olarak Soğuk Savaş sonrası “barış temettülerinden” tam anlamıyla yararlanamamış; silahlı gücünü korumaya ve artırmaya devam etmiştir.
Türkiye, NATO’nun ABD’den sonraki en büyük ikinci kara gücüne sahiptir. Hâlen NATO’nun güneydoğu sınırını teşkil etmekte; İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki egemenliği ve Karadeniz’deki varlığıyla İttifak açısından anahtar konumunu korumaktadır. Türkiye’nin son dönemde geliştirdiği savunma sanayii kapasitesi de ülkeyi yalnızca coğrafi konumu ve ordusunun büyüklüğüyle değil, savunma üretim kapasitesiyle de önemli bir müttefik konumuna getirmiştir.
Öte yandan İran Savaşı sırasında Türk hava sahasına giren balistik füzelerin NATO unsurları tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin hava savunması gibi kritik konularda NATO’ya devam eden bağımlılığını hatırlatan bir gelişme olmuştur. Kuzeyinde süren Rusya-Ukrayna Savaşı, batısında Yunanistan’la deniz yetki alanları, adaların silahlandırılması ve hava sahası ihlalleri gibi konularda yaşadığı gerilimler, doğusunda kırılganlığı devam eden İran Krizi, güneyinde İsrail’le tırmanan uyuşmazlıklar ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’yle yaşanan sorunlar, Türkiye’yi stratejik özerklik söylemini terk etmese de fiilen NATO’yla daha fazla örtüşen bir dış politika ve güvenlik çizgisine getirmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, zirveden kısa süre önce yaptığı açıklamada, İttifak içindeki külfet paylaşımının dengeli ve adil olması ile savunma sanayii ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması yönündeki beklentilerini dile getirmiştir. Türkiye’nin zirvede müttefiklerinden en büyük beklentilerinin; gelişmekte olan savunma sanayiine finansman ve pazar bulmak, yüksek teknoloji paylaşımına dahil olmak, kritik altyapı ve yapay zeka gibi alanlarda geliştirilecek ortaklıklara katılmak, NATO’nun güneydoğu kanadına daha fazla ağırlık vermesi durumunda daha büyük sorumluluklar üstlenmek olduğu anlaşılmaktadır.
1. ABD-AB Arasında Kolaylaştırıcılık
Başkan Trump, zirveden kısa süre önce kendisine yöneltilen bir soruya, zirveye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a duyduğu saygı nedeniyle katılacağını ve aynı jesti NATO mensubu birçok başka lider için yapmayacağını belirtmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasındaki yakınlık, zirvenin sorunsuz geçmesini isteyen Avrupalı liderler açısından değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülebilir. Zirveden çok büyük beklentileri olmayan Avrupalı liderler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkan Trump’la ilişkisini en azından zirvenin gerilimsiz geçmesi adına işlevsel bir unsur olarak değerlendirebilir. Bu muhtemel rol, Türkiye’nin uzun süredir sahiplendiği arabuluculuk söylemini de pekiştirecektir.
2. İkili İlişkilerdeki Başlıklar
Türkiye’nin İttifak genelinden beklentileriyle ilgili temel sorun, ABD ve AB arasındaki ayrışma nedeniyle NATO’nun bütün üyelerini ortak biçimde ilgilendiren uzun vadeli kararlar almasının zorlaşmasıdır. Özellikle AB ve Kanada nezdinde, ABD egemenliği altındaki bir NATO’dan görece bağımsız bir yol çizme iradesi bulunmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin İttifak genelinden ziyade ikili işbirlikleri geliştirmesini daha olası kılmaktadır. Ankara Zirvesi’nin ABD, AB ve diğer müttefiklerle savunma sanayii, teknoloji ve enerji alanlarında ikili işbirlikleri geliştirmek için bir fırsat olarak kullanılması beklenebilir.
a. ABD
Zirvedeki en muhtemel gelişmelerden biri, ABD ile savunma sanayii işbirliğinde uzun süredir engel teşkil eden bazı konuların yeniden ele alınması olacaktır. Türkiye, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri tedarik ettikten sonra 2019’da ABD tarafından CAATSA yaptırımlarına tabi tutulmuştu. Bu kapsamda Türkiye, ortağı olduğu F-35 savaş uçağı programından çıkarılmış; ABD Kongresi daha sonra çıkardığı özel bir yasayla bu uçakların Türkiye’ye satışını yasaklamıştır. Türkiye’nin KAAN uçaklarının seri üretimi için ABD’den tedarik etmeyi planladığı F-110 jet motorlarının temini de CAATSA yaptırımları nedeniyle bugüne kadar gerçekleşmemiştir.
Zirveden yaklaşık iki hafta önce ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre’ye yürütme yetkisini kullanarak CAATSA yaptırımlarının etrafından geçme ve Türkiye’yle 700 milyon dolarlık F-110 jet motoru tedariki anlaşması yapma niyetini bildirmiştir. Zirvede bu konuda Türkiye lehine bir gelişme olması muhtemeldir. Buna karşılık CAATSA yaptırımlarının tümüyle kaldırılması ve F-35 satışını yasaklayan kanunun değiştirilmesi ya da kaldırılması, teknik olarak mümkün olsa da siyaseten daha zor konulardır.
b. AB
Türkiye’nin NATO’dan beklentilerinin doğası ve ekonomik bağımlılıkları dikkate alındığında, AB ile geliştirilecek muhtemel iş birlikleri daha da önemli görünmektedir. Türkiye, AB’nin ABD’den daha müstakil bir savunma çizgisi izlemesini ve savunma sanayiine yapacağı yatırımları kendi savunma sanayii temeli için önemli bir fırsat olarak görmektedir. Ancak Türkiye’nin bu çizgiye siyasi ve ekonomik olarak entegre olamaması Ankara açısından bir endişe de doğurmaktadır.
Zira NATO üyeliği, Türkiye’nin AB üyesi Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yaşadığı uyuşmazlıkların yönetilmesinde hayati bir kolaylaştırıcılık sağlamıştır. AB üyesi ülkelerin hemen hepsi tarihsel olarak bu uyuşmazlıklarda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin arkasında durmuştur. Fransa gibi bazı üyeler bu desteği diplomatik düzeyin ötesine taşımış; Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a askeri yardımda bulunmuştur.
Buna ek olarak, AB ile mal ve hizmet ticareti Türkiye’nin toplam ticaret hacminin yarısını oluşturmaktadır. AB, Türkiye’deki en önemli doğrudan yabancı yatırım kaynağıdır. Türkiye’nin ihracat şampiyonu şirketlerinin önemli bir kısmının sermayedarları da AB üyesi ülkelerdendir. Bu nedenle Ankara’nın hem AB’nin izlemek istediği müstakil çizgiye entegre olmak hem de bu yönelimi kendi savunma sanayii açısından bir fırsata dönüştürmek istemesi beklenmelidir.
Ancak Türkiye ile yıllardır yaşanan türbülanslı ilişki, Birlik içinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi gibi Türkiye ile derin anlaşmazlıkları olan aktörlerin varlığı ve bu aktörlerin veto yetkisi, AB’yi Türkiye konusunda temkinli tutmaktadır. Son olarak Türkiye’nin SAFE programına katılım talebinin AB tarafından reddedilmesi de bu güvensizliğin somut örneklerinden biri olmuştur.
Türkiye’de 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu’nda Savunma Sanayii Fonu’na ayrılan vergi payı 153 milyar TL, yani Orta Vadeli Program’da ima edilen dolar kuruna göre ortalama 3,3 milyar dolardır. SAFE programının dolar karşılığının tahmini 170 milyar dolar olduğu düşünüldüğünde, bu programa katılımın Türkiye için ifade ettiği anlam daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye’nin fondan yüzde 7, yani millî gelirinin AB millî gelirine oranına riayet edildiği bir pay aldığı senaryoda bu yaklaşık 11,9 milyar dolara, yani Hazine’nin Savunma Sanayii Fonu’na bir yıl için ayırdığı kaynağın üç buçuk katından fazlasına denk gelmektedir.
Türkiye’nin 2025 yılında gerçekleştirdiği 10 milyar dolarlık savunma ihracatı Ankara’ya küresel savunma ihracatında yüzde 1,8’lik pay sağlamış ve Türkiye’yi bu pazarda küresel olarak 11. sıraya yerleştirmiştir. AB ile savunma sanayii alanında geliştirilecek iş birliği, Türkiye’nin sanayi sektörünü baskılayan Çin kaynaklı sorunlar açısından da kritik önem taşıyabilir.
Bununla birlikte AB’nin Türkiye’den beklentilerinin belirsizliği, Türkiye’deki ekonomik kırılganlık, mülkiyet hukuku ve şeffaflıkla ilgili çekinceler ile AB nezdindeki güvensizlik, Türkiye’nin bu alanda AB ile bütüncül bir uzlaşıya gitmesini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bazı AB üyesi ülkelerle ikili iş birlikleri geliştirmesi daha olasıdır. Ankara Zirvesi’nde bu bağlamda bazı iş birliği anlaşmalarının yapılması mümkündür.
Sonuç ve Değerlendirmeler
-
-
- Başkan Trump’ın yalnızca daha fazla savunma harcaması değil, aynı zamanda siyasi sadakat beklemesi, ABD ve AB arasında NATO çatısı altında geçmişte görülen birlik ve uyumu zorlaştırmaktadır.
- Zira finansal açıdan bakıldığında, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasından bu yana Avrupalı NATO müttefikleri külfet paylaşımı konusunda önemli mesafe katetmiştir.
- 2021’de NATO üyesi ülkelerin toplam savunma harcaması 1,18 trilyon dolar olarak gerçekleşmişti. Bu harcamanın yalnızca 359 milyar doları, yani yüzde 30’u, ABD dışındaki NATO üyeleri tarafından yapılmıştı. 2025 yılı sonu itibarıyla NATO üyelerinin toplam savunma harcaması 1,59 trilyon dolara çıkmıştır. Bunun 607 milyar doları, yani yüzde 38’i, ABD dışındaki NATO üyeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. ABD dışındaki ülkeler bu dönemde harcamalarını yaklaşık yüzde 70 oranında artırmıştır.
- Türkiye’nin savunma harcamaları da aynı dönemde 13 milyar dolardan 32,6 milyar dolara çıkmış; böylece yüzde 151 oranında artmıştır.
- Buna rağmen İttifak içinde birlik, beraberlik ve uyum sorunlarının devam etmesi, meselenin yalnızca savunma harcamalarının seviyesiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Sorun, daha derin bir siyasi güven ve stratejik yönelim ayrışmasına işaret etmektedir.
- İttifak içindeki uyum sorunları nedeniyle Ankara Zirvesi Türkiye için daha ziyade ikili iş birliklerinin geliştirilmesi açısından bir fırsattır.
- Zirvenin en çok ilgilendirdiği sektör Türk savunma sanayii olacaktır. Türkiye’nin savunma sanayii son beş yıl içinde önceki beş yıla göre satışlarını yüzde 120 artırmış ve bu alanda dünyada satışlarını en fazla artıran İtalya’dan sonraki ikinci ülke olmuştur. Kayda değer biçimde, 2025 yılındaki savunma ihracatının parasal olarak yüzde 56’sı ABD, AB ve diğer Batı müttefiklerine yapılmıştır.
- Enerji alanında da benzer çoklu iş birliklerinin gündeme gelmesi mümkündür. Türkiye, NATO’nun doğu kanadındaki ülkelerin yakıt güvenliği için geliştirdiği 28 milyar dolarlık yakıt ikmal projesine dahil olabilir. Ayrıca zirveyi, Hürmüz Krizi sonrasında alternatif enerji rotaları içinde bir güzergâh olma hedefi doğrultusunda kullanmak isteyecektir.
- NATO’nun stratejik önceliklerini yeniden tanımlamaya çalıştığı bu konjonktürde, Türkiye’nin İttifak içindeki konumu da niteliksel bir dönüşüm geçirmektedir. Soğuk Savaş’tan bu yana Türkiye’nin NATO’ya katkısı büyük ölçüde insan gücü ve coğrafi konum üzerinden tanımlanmış; Türkiye, İttifak’ın doğu kanadında caydırıcılığı fiziki varlığıyla üstlenen bir aktör olarak görülmüştür. Ancak bu paradigma değişmektedir. Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi ve teknolojik üretim gücü sayesinde, silah ve teknoloji ihraç eden bir müttefike evrildiği söylenebilir. Bu durum, Türkiye’nin müttefikleriyle karşılıklı bağımlılığa dayanan daha sağlıklı askeri ve ticari ilişkiler kurmasına imkân sağlayabilir.
- Bununla birlikte bu dönüşüm henüz başlangıç aşamasındadır. Türkiye’nin savunma sanayii ve teknoloji ihracı kapasitesi tam anlamıyla kullanılmış değildir. Mevcut performansın ötesine geçmek için üretim hacminin artırılması kadar AR-GE yatırımlarının derinleştirilmesi, kritik alt sistemlerde dışa bağımlılığın azaltılması, NATO standardizasyon ve sertifikasyon süreçlerine tam entegrasyon, müttefik ülkelerle ortak üretim ve teknoloji paylaşımı mekanizmalarının kurumsallaştırılması da gerekmektedir.
- Bu durumlarla birlikte Türkiye’nin NATO gibi önemli bir kuruluşun en kritik etkinliğine ev sahipliği yapması, Ankara tarafından gerilimlerin tırmandığı bir dönemde Yunanistan ve İsrail gibi bölgesel rakiplerine verilmiş önemli bir mesaj niteliği taşıyacaktır.
-