|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Türkiye, çok uzun yıllardır “çok boyutlu dış politika” kavramı etrafında şekillendirdiği bir dış politika anlatısına sahiptir. Bu yaklaşım, aynı anda batı ittifakının bir üyesi, Ortadoğu’nun etkin aktörü, Avrasya jeopolitiğinin parçası ve “küresel güney” ile ticari ve insani bağlar kurarak angaje olabilecek bir Türkiye argümanına dayanır. Çok boyutlu dış politikanın yanında yine resmi dış politikamızın son 25 yılı, esneklik, stratejik otonomi, stratejik yalnızlık, bölgesel sahiplenme, bağlantısallık ve önalıcılık gibi bir dizi operasyonel dış politika kabiliyeti ile süslenmiş, nihayetinde Türkiye’nin özgün dış politikasının tanımlayıcı sıfatları haline getirilmiştir.
2026 yılına girerken Türk Dış Politikası, aşırı bağlantısal hale gelmiş meseleler arasına sıkışmış, anlatıda ve bu anlatıyı besleyen argüman setinde kusursuz, fakat pratikte ciddi bir yönetilebilirlik sorununa dönüşmüş meselelerden ibaretti. Çok boyutluluk teoride “stratejik derinlik”, pratikte “stratejik felç” yaratmıştı. Birbiriyle aşırı bağlantısal hale gelmiş meselelerimiz, sadece gündem ya da dosya sayısı olarak artmakla kalmamış; çoğu zaman gereksiz biçimde iç içe geçerek çözümü zorlaşmış bir sorunlar yumağına dönüşmüştü. ABD, Suriye, İsrail, İran, Rusya/Ukrayna, Ermenistan, Doğu Akdeniz, NATO, Savunma Sanayii, Kıbrıs ya da Avrupa Birliği gibi başlıklar artık ayrı ayrı ele alınabilen konular olmaktan çıkmış, her bir dış politika meselemiz diğeri için ön koşul ya da sonuç barındıran bir hale evrilmişti. Son 25 yıla damga vuran “Çok katmanlı”, “çok boyutlu”, “vizyoner”, “aktif” dış politikamız, uzun süredir birbirini etkileyen meseleler yumağı sayesinde kilitlenmiş durumdaydı. Dünya siyasetinde belirsizlik daimî hale gelmiş, küresel yönetim modeli ve kurallar manzumesi onarılması güç bir tahribata uğramış bu yeni küresel sistemde Türkiye, zorunluluktan geliştirdiği sabırlı ve ihtiyatlı bir dış politikayla küresel fırtınadan hemen önce kilitlerini açmak niyetindeydi.
- Suriye
2025 yılının ikinci yarısı boyunca iyileşme emareleri gösteren meselelerimizin kilidi, ABD eliyle 2026 yılının ilk günlerinde Suriye’de açıldı. 2011 yılından bu yana süren İç Savaş, Esad’ın Aralık 2024’te düşürülmesiyle fillen muhalifler tarafından kazanılmış, Türkiye’nin 10 yıldan fazla süredir her anlamda desteklediği muhalif kuvvetler Şam yönetimini fiilen eline almıştı. Devrimin başarıya ulaşması ilk etapta bir zafer havası yaratmış olsa da İsrail’in yeni rejime karşı takındığı tutum, ülkenin 1/3’ünün SDG kontrolünde olması, belli bölgelerdeki iç çatışma riskleri, IŞİD kalıntıları, mülteciler, uluslararası yaptırımlar ve daha birçok neden yeni Suriye hükümetinin geleceğine ilişkin kırılganlık yaratmaktaydı.
Suriye 10 yıldan fazla süredir Türk Dış Politikasının en ağırlıklı başlığıdır. Bunda hiç kuşkusuz birincil sebep, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın tarif ettiği şekilde SDG/YPG meselesinin hem Türkiye hem de Ortadoğu için yapısal bir sorun olarak tariflenmesidir. Kendisini PKK’nın Suriye kolu olarak tanımlamaktan çekinmeyen SDG/YPG, “IŞİD’e karşı Uluslararası Koalisyon”un sahadaki askeri ve idari gücü olarak kendini konumlandırarak fiili olarak ABD ve koalisyonun diğer üyelerinin desteğini ve koruma şemsiyesine sahip olmuştur. Yeni Suriye hükümetinin 2025 yılı boyunca uluslararası kabulünün artması, yeni Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın ülke topraklarında merkezi otorite dışında silahlı yapılara alan tanınamayacağına ilişkin ısrarlı söylemleri, ABD yönetiminin yeni Suriye hükümetine bir şans tanımayı öngören yaklaşımı terör örgütünün komuta kademesi tarafından görmezden gelindi. 2025 yılı boyunca terör örgütü kendisini, ABD açısından IŞİD’le mücadelede zorunlu ortak olarak görmeye devam etti.
Türkiye’nin ve Suriye’nin terör örgütü YPG’ye ilişkin tüm kaygılarını bir çırpıda yok eden gelişme ocak ayının ilk yarısında ABD’nin artık SDG’yi zorunlu ortak olarak görmediğini açıklamasıyla yaşandı. 10 Mart mutabakatından bu yana iki taraf arasında aktif arabulucu rolü üstlenen ABD, varlığını ve askeri yapısını çeşitli entegrasyon modelleriyle devam ettirmeye çalışan ve müzakereleri sürüncemede bırakan SDG/YPG yönetimine sırtını döndü. Bu dönüm noktası, 2-3 günlük bir sürede Suriye Ordusu ve SDG’den kopan Arap aşireti kuvvetlerinin Rakka, Deyrizor, Halep kırsalı ve birçok stratejik noktayı ele geçirmesine olanak sağladı.
Türkiye’nin Suriye politikasındaki stratejik önceliği, hiç kuşkusuz 10 Mart mutabakatının tam olarak uygulanması ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasıdır. Suriye’nin, etnik ya da mezhep temelli ayrışmalarla fiili iç savaş ortamının devam etmesi yerine yeni Suriye anayasası temelinde tüm unsurların yönetime dahil olduğu bir model, barışın ve istikrarın temeli olarak görülmektedir. Öte yandan, ABD’nin Suriye politikasında gerçekleşen bu değişim, ABD-Türkiye ilişkilerinin en temel sorununu ortadan kaldırması anlamında büyük önem arz etmektedir.
- ABD ile İlişkiler
Kasım 2025’te yayınlanan “Amerikan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi”, ABD’nin on yıllardır Ortadoğu’yu dış politika önceliği olarak değerlendirilmesinin 3 sebebinden 2’sinin artık ortadan kalktığını öne sürmektedir. Başka bir deyişle, ABD Ortadoğu’daki fiili varlığını uzun dönemde azaltmayı planlarken bölgeyle temasını sağlam müttefik ilişkileri ve ekonomik iş birlikleri yoluyla devam ettirmeyi planlamaktadır.
ABD Başkanı Donald Trump ve yeni ABD Dış Politikası, Türkiye ile ilişkilerinde 10 yıldan bu yana kanserli hücre vazifesi gören YPG konusunu kesip attı. 2026 yılının kalanında ikili ilişkilerdeki en önemli mesele, F35/S400 ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması olacaktır. 2025 yılında ABD Başkanı Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında gerçekleşen görüşmeler sonucunda bu sorunların ikili ilişkiler gündeminden çıkarılması yönünde net bir siyasi irade oluştuğunu resmi makamlarca açıklanmıştır. Dolayısıyla, 2026 yılı, bu siyasi iradenin teknik ayrıntılarının nihayete ereceği, Türkiye’nin 5 yıl sonra kısaca CAATSA olarak bilinen “ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası” kapsamından çıkarılabileceği bir yıl olabilir.
Türkiye-ABD ilişkilerinin meseleleri, aslında çok boyutlu dış politikanın sorunları birbirine bağlama eğilimini açık bir biçimde göstermektedir. Türkiye, her ne kadar egemenlik ve savunma ihtiyacı ile Esad rejimine karşı kullanma bahanesiyle S400 alımını gerçekleştirdiyse de esas sebep; uluslararası koalisyonun koşulsuz destek verdiği bir ortamda YPG’nin olası bir bağımsızlık hamlesine karşı askerî harekât kapasitesini arttırma ihtiyacıdır. ABD ise bu tercihi NATO sistemleriyle uyumsuzluk ve F-35’in güvenliği açısından risk olarak değerlendirmiştir. Sonuç olarak savunma alanında alınan bir karar, yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkmış; NATO ilişkilerini, ABD kongresini ve hatta Doğu Akdeniz dengelerini etkileyen diplomatik bir krize dönmüştür.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, son açıklamalarında Ankara–Washington ilişkilerinin “potansiyelinin yüksek ama dosyalarının ağır” olduğuna dikkat çekmiş; özellikle savunma alanındaki uyuşmazlıkların siyasi ilişkilerin önüne geçtiğini vurgulamıştır. Türkiye’nin tekrar F-35 programına dahil olup ücretini dahi ödediği uçakları teslim alabilmesi, ülkede konuşlu Rus yapımı S-400 hava savunma füzelerini elden çıkarmasına bağlı gibi gözükmektedir. Öte yandan, sistemin üreticisi Rusya, NATO içerisinde kopan bu fırtınadan memnun bir halde 3. ülke çözümüne yanaşmayacaktır.
- Filistin Meselesi
2025 sonu itibariyle Filistin, uluslararası sistemin ve çok taraflı örgütlerin kapasitenin test edildiği bir konu olmaktan çıkmış, topyekûn küresel yönetişim modelinin cevap veremediği bir insani krize evrilmiştir. Bu noktada Ankara, meseleyi bölgesel bir gerilim başlığı ya da sadece teknik bir ateşkes konusu olarak değil; bölgeye olan tarihsel sorumluluk, dini-kültürel bağlar ve “insani dış politika” vizyonunun en önemli meselesi olarak yaklaşmaktadır. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Gazze’de İsrail devleti tarafından uygulanan insan hakları ihlallerini açık biçimde soykırım olarak tanımlamaktadır.
Bir yandan Filistin meselesine duyulan ilginin yukarıda sıralanan gerekçelerinin İsrail tarafında yarattığı ilave rahatsızlık, diğer yandan Türk Dış Politikası’nın İsrail’in aksiyonlarına fırsat bulduğu her mecrada yüksek perdeden tepki göstermesi nedeniyle, İsrail–Türkiye ilişkileri tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşamaktadır. Buna ilaveten, geçmişte ağırlıklı olarak İslamcı/muhafazakâr çevrelerde karşılık bulan vicdani öfke, artık Türk toplumunun hemen her kesiminde görünür hale gelmiştir. İsrail, toplumun hatırı sayılır bir kesimi tarafından Türkiye’nin güvenliği açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülmektedir.[1] Bu tehdit algısının 2026 yılının geri kalanında kamuoyu araştırmalarında artış göstermesi kuvvetle muhtemeldir. Bu çerçeveden bakıldığında, İsrail’in insan hakları ihlallerini soykırım olarak nitelendirmek yalnızca “İnsani Dış Politika” söyleminin bir gereği değil; aynı zamanda Türk kamuoyunda güçlü bir karşılığı bulunan, toplumsal meşruiyeti yüksek bir vicdani duruş olmaya devam edecektir.
- İsrail, Yunanistan, GKRY ve Doğu Akdeniz
Türkiye hem dış politikasının iddialarını hem de iç kamuoyunu besleyen İsrail karşıtı sert söylemini devam ettirirken bu söylemin yaratacağı sonuçları dengeleyecek alternatiften bir süredir yoksun kalmıştır. Sonuçta, Filistin konusundaki sert söylem ile cepheleşmeye varacak ölçüde kopan İsrail – Türkiye ilişkileri, son yıllarda giderek artan İsrail-Yunanistan-GKRY yakınlaşmasına çarpan etkisi oluşturmuştur. Bu haliyle Türkiye’nin Filistin politikası, Doğu Akdeniz’deki güç dengesini doğrudan etkileyen bir unsur haline gelmiştir.
22 Aralık 2025 tarihinde İsrail, Yunanistan ve GKRY Başbakanları arasında gerçekleştirilen zirve, aslında bu üçlü mekanizmanın 10. Zirvesi olmasına karşın, özellikle İsrail Başbakanı Netanyahu’nun yaptığı açıklamalar ve üçlü mekanizmaya kazandırmaya çalıştığı Türkiye karşıtlığı açısından bir kırılma noktası olmuştur. Nitekim, zirvenin basın toplantısında Netanyahu; Türkiye’ye atıfla “Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluklarını ve tahakkümlerini kurabileceklerini hayal edenler bunu akıllarından çıkarsın” beyanında bulunmuştur.
Türkiye, İsrail’in Doğu Akdeniz’de daha etkin olma çabasını Türkiye’yi çevreleme politikası olarak görmektedir. Bu bağlamda, 2026 yılı ve sonrasında Türkiye’nin milli güvenlik stratejisinde bu konunun çok daha fazla yer tutması beklenebilir. Yunanistan ile ikili ilişkiler bağlamında bakıldığında ise geçmişten gelen sorunların 2026 yılında çözüme yöneleceğini beklemek hayalperestlik olur. Dışişleri Bakanı Fidan’ın da ifade ettiği gibi Yunanistan’daki iç siyasi dengeler, “herhangi bir liderin bu sorunları çözüp altına imza atmasına çok fazla imkân vermemektedir.” Bu çerçevede, Doğu Akdeniz’in 2026 ve sonrasında Türk Dış Politikasının ve stratejik güvenliğinin en başat konusu olacağı öngörülebilir.
2026 yılına girerken Doğu Akdeniz, Türk Dış Politikası için hâlâ diplomatik bir konu başlığıdır. İsrail ile yaşanan kopuş, Yunanistan ile uzlaşma zemini bulmanın zorluğu ve en nihayetinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki milli menfaatleri gibi nedenlerle meselenin diplomasinin ötesine geçme potansiyeli bulunmaktadır. Aralık ayında, hemen hemen yukarıda bahsi geçen üçlü zirve ile aynı tarihlerde, Türk Deniz Kuvvetleri için aynı anda 34 savaş gemisinin inşa halinde olduğu ve bunların 2026-2027 yıllarında Türk Deniz Kuvvetleri’ne tesliminin gerçekleştirileceği haberlerinin basına yansıması tesadüf değildi. Bu gemiler arasında, Türkiye’nin denizaşırı askeri kabiliyetini farklı bir seviyeye taşıyacak ilk uçak gemisi ile yeni ve milli teknolojilere sahip 6 adet firkateyn de bulunmaktadır.
Doğu Akdeniz konusunda uluslararası denge mevcut durumda Türkiye aleyhine gelişmektedir. Öte yandan, ABD ile ikili ilişkilerin yumuşama evresine girmesi, Trump’ın ülkesinin ekonomik menfaatlerine verdiği özel önem ve Suriye politikasında Türkiye lehine esaslı değişim dikkate alındığında, yakın zamanda Türkiye ile ABD’li enerji firmaları arasında Doğu Akdeniz özelinde bir dizi enerji antlaşmasının imzalanması sürpriz olmayacaktır.
- Rusya-Ukrayna savaşı
Türkiye, Deniz Kuvvetleri’nin kapasite ve kabiliyetini dramatik biçimde arttırırken bunu aktif bir şekilde diplomasisine konu etmektedir. Türkiye, savaşın başından bu yana NATO üyesi kimliğini korurken Rusya ile ekonomik, ticari ve enerji ilişkilerini sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu denge siyaseti, kısa vadede Ankara’ya diplomatik hareket alanı ve arabuluculuk rolü kazandırmıştır. Öte yandan, bu durum, batılı Başkentlerde zaman zaman güvensizlik yaratırken Rusya’nın yaklaşımı da tamamen risksiz değildir. Özellikle Rus askeri kayıpları arttıkça Türkiye’nin Ukrayna ile sahip olduğu askeri ilişkiler esaslı bir hoşnutsuzluk alanı olarak belirmiştir. 2026 yılıyla beraber Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılına girerken, bu denge politikasının sürdürülebilirliği her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
2025 yılı sonu itibariyle Paris’te yürütülen ateşkes/barış görüşmelerinde belli oranda bir ilerleme kaydedilmiştir. Türkiye, Trump 2.0 döneminin “yük paylaşımı” beklentisiyle paralel olarak, olası bir barış antlaşması imzalanması durumunda askeri barış gücünün gönüllü ülkeleri arasında yer almaktadır. Bu kapsamda oluşturulacak Deniz Gücü’nün komuta sorumluluğunun Türkiye’ye devredilmesi planlanmaktadır. Türk Dış Politikası, 2026 yılında Karadeniz’i bir NATO-Rusya güç savaşının bir sahnesi olmaktan çıkararak Türk deniz kuvveti eliyle istikrarın sağlandığı bir alana çevirmeyi arzulamaktadır.
- Avrupa Birliği ve Asya
Avrupa Birliği ile ilişkiler, 2026 yılına girerken Türk dış politikasının en düşük beklentiyle yürütülen meselesi olmaya devam etmektedir. Tam üyelik perspektifi fiilen donmuş; ilişkiler göç yönetimi, ticaret ve teknik düzenlemeler gibi alanlara sıkışmıştır. AB ile ilişkilerin düşük yoğunluklu seviyesi, şu anda Türk vatandaşlarının meşru sebepler ile ilgili bile olsa Schengen vizesi almakta zorlandığı bir dönem yaşanmasına sebep olmaktadır.
AB, Türkiye için hâlâ vazgeçilmez bir ekonomik ortak ve Türk toplumunun önemli bir kısmı için demokratik ve hukuki referans noktasıdır. AB ile ilişkilerdeki tıkanıklık, Türkiye’nin Asya açılımını hem zorunlu hem de görünür hale getirmiştir. Çin, Körfez ülkeleri ve Orta Asya ile geliştirilen ilişkiler, Ankara’nın dış politikada alternatif arayışlarının bir parçasıdır. Çin ile olan 50 milyar dolarlık ticaret açığını dengelemek adına elektrikli araç yatırımlarını teşvik eden Türkiye, Zengezur Koridoru’nu bu ekonomik bağlantısallığın “anahtarı” olarak görmektedir. Çin vatandaşlarına vize muafiyeti getirilmesi ve Orta Koridor’un potansiyelini hayata geçirme çabaları, Türkiye’nin ticari ilişkilerini çeşitlendirme ve AB’nin vazgeçilmez ticaret ortağı olma statüsüne bir alternatif yaratma çabasının tezahürüdür.
Sonuç
2026 yılına girerken Türk Dış Politikası, uzun yıllardır inşa ettiği çok boyutlu dış politika anlatısının hem imkânlarını hem de sınırlarını aynı anda tecrübe etmektedir. Bir yandan neredeyse tüm dış politika dosyaları arasında kurulan bağlantısallık, Ankara’ya kriz anlarında esneklik ve manevra alanı sağlamaktadır. Öte yandan, bu bağlantısallık zamanla meseleleri birbirine kilitleyen, çözümü erteleyen ve yönetilebilirliği zorlaştıran bir yapıya dönüşmüştür.
Suriye’de yaşanan gelişmeler, yalnızca Şam-Ankara hattını değil; ABD ile ilişkilerden savunma sanayii dosyalarına, Doğu Akdeniz’den NATO içi dengelere kadar geniş bir alanı etkilemektedir. Benzer biçimde Filistin meselesi, Türkiye açısından ahlaki ve vicdani bir duruşun ifadesi olmanın ötesinde, Doğu Akdeniz’deki güç dengesini dolaylı olarak şekillendiren bir başlık haline gelmiştir. 2026 yılı, bu kilitlenmenin çözülme ihtimalinin ilk kez bu denli görünür hale geldiği bir dönem olabilir. ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemine atfedilen “Trump 2.0” olarak adlandırdığımız yaklaşım, ABD dış politikasında önceliklerin yeniden sıralandığı, yük paylaşımının öne çıktığı ve bazı kronik dosyaların tasfiye edilmesinin tercih edildiği bir çerçeve sunmaktadır. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde YPG meselesinin gündemden düşmesi, F-35, S-400 ve CAATSA başlıklarında teknik çözümlerin konuşulabilir hale gelmesi bu bağlamda tesadüf değildir.
Türkiye 2026 yılı içerisinde, NATO Liderler Zirvesine, COP31-Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na ve Türk Devletleri Teşkilatı 13. Devlet Başkanları Zirvesine ev sahipliği yapacaktır. Mevcut çok taraflı ilişkilerindeki her türlü bağlantısallığı harekete geçirip bu alanlardan menfaat üretme stratejisi güden Türk Dış Politikası için 2026 bu anlamda az rastlanır bir fırsat yılıdır. Bu fırsatın kalıcı bir kazanıma dönüşmesi, çok boyutlu ve çok taraflı dış politikamızın seçici ve önceliklendirilmiş bir şekilde uygulanmasıyla mümkün olacaktır.
Dipnot
[1] Bkz: https://www.toplum.org.tr/turk-toplumunun-tehdit-algisi/




