|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Son dönemde İstanbul’da görünürlüğü artan yeni nesil çeteler ülke gündeminde önemli bir yer tutar hale geldi. Seçim verilerini sınıf oluşumu, sınıfların birbirleriyle ve devletle etkileşimi ve bu etkileşimin kalkınmaya etkisi açısından analizlerimde kullanan birisi olarak bu yazıda ilgili verileri çeteleri doğuran sebepleri anlamak için ele aldım. Uzun süredir bu analizleri yapan birisi olarak belirtmek isterim ki seçim verileri, bir bölgenin sosyal dokusu, ekonomik yapısı, demografik bileşimi gibi konular hakkında güçlü bulgular barındırmaktadır. Bu nedenle burada kullanılan seçim verileri, çetelerin ideolojik, etnik veya dinsel bir aidiyeti olduğunu iddia etmek için değil, çetelerin ortaya çıktığı mahallelerin sosyal ve ekonomik koşullarını anlamak için analitik bir araç olarak kullanılmıştır.
Ayrıca belirtmek isterim ki; gözlemlerim, İstanbul’da son dönemde ortaya çıkan çetelerin herhangi bir siyasal ideolojiyle, etnik veya dinsel grupla tam olarak tutarlı bir ilişki kurmadığını, tam aksine, daha çok yoksulluk, dışlanmışlık, düşük sosyal mobilite gibi ortak örüntülerin olduğu alanlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Dolayısıyla konunun, siyasi partiler veya ideolojik kimlikler üzerinden değil, yapısal sosyolojik dinamikler üzerinden okunmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.
Seçim verilerine geçmeden önce Türk toplumunun sosyo-ekonomik entegrasyon seviyesine ilişkin bazı veriler vermek bu yazıda anlatılmak istenenler açısından faydalı olacaktır. Grafik 1, hayatı boyunca hiç kazanç karşılığı bir işte çalışmamış bireylerin oranını ülkeler bazında karşılaştırarak Türkiye’nin ekonomik entegrasyon seviyesine dair kritik bir gösterge sunmaktadır.

Grafikten görüleceği üzere Türkiye, %38,4 ile karşılaştırmaya dâhil bütün ülkeler arasında birinci sırada yer almakta, Tayland, Güney Afrika ve Meksika gibi gelişmekte olan ülkelerin de üzerinde seyretmektedir. Listenin alt sıralarında ise Fransa, Avustralya, Birleşik Krallık ve İzlanda gibi refah düzeyi yüksek ve güçlü emek piyasalarına sahip ülkeler bulunmaktadır. Bu tablo, Türkiye’de emek piyasasına katılımın sınırlı olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık Grafik 2, emek piyasasına katılımla oy verme davranışı arasındaki kuvvetli ilişkiyi göstermektedir.

Grafik açıkça göstermektedir ki; AK Parti, hayatı boyunca hiç çalışmamış bireyler arasında çok daha yoğun bir desteğe sahiptir. Grafiğe göre AK Parti, bu kitlenin neredeyse yarısının oyunu almaktadır. Bu durum seneler boyunca AK Parti’nin oyunun ortalamanın çok üzerinde olduğu bölgeler açısından bize kritik çıktılar sunmaktadır ancak analizleri detaylandırmadan önce verilerle ışık tutmak istediğim başka hususlar daha bulunmaktadır.
Grafik 3, ekonomik entegrasyon seviyesi düşük bir başka seçmen grubunu göstermektedir.

Grafikten görüleceği üzere, DEM Parti seçmeni “işsizler” grubunun yoğunluğu açısından diğer parti seçmenlerinden ayrışmaktadır ve bu oran Türkiye ortalamasının neredeyse iki katıdır. Grafikteki bu veri, DEM Parti’nin oylarının yüksek olduğu bölgelerde işsizliğin de yüksek olduğuna işaret etmektedir.
Ne var ki, iş piyasasına katılıma ilişkin aktardığımız veriler meselenin yalnızca bir boyutuna işaret etmektedir ve esas sorunun büyüklüğünü görmemiz için tek başına yeterli değildir. Türkiye’de kazanç karşılığı hiç çalışmamış kitle detaylı biçimde incelendiğinde, bu grubun %75-80’ini kadınların oluşturduğu görülmektedir. Yalnızca cinsiyet açısından değil, bu bireylerin eğitim seviyelerinin de büyük ölçüde okuryazar-ilkokul düzeyinde yoğunlaştığı dikkat çekmektedir. Bu noktada kritik olan husus, ailenin, özellikle de annenin, çalışma hayatına katılımı ve eğitim düzeyinin çocukların geleceği üzerindeki belirleyici etkisidir. Grafik-4, söz konusu ilişkinin veriler ışığında nasıl somutlaştığını göstermektedir.

Grafik 4, annenin eğitim düzeyinin çocuğun eğitimi üzerindeki belirleyici etkisini çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Lise altı eğitime sahip annelerin çocuklarında üniversite mezunu olma oranı yalnızca %21,8 iken yükseköğretim derecesine sahip annelerin çocuklarında bu oran %83,5’e yükselmektedir. Aradaki dramatik fark, ülkemizde eğitimde fırsat eşitsizliğinin kuşaklararası aktarımının ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Bu bulgu, çocukların eğitim başarısının yalnızca bireysel yetenek veya tercih ile açıklanamayacağını, ebeveynlerin eğitim seviyesi ve hane içi kaynakların kritik bir belirleyici olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla toplumsal eşitsizlikler, ülkemizde daha çocukluk aşamasında eğitim sistemi ve aile yapısı üzerinden yeniden üretilmektedir.
Bununla beraber Grafik 5, ülkemizin çocuk yoksulluğu açısından konumunu göstermektedir.

Dolayısıyla şu ana kadar yaptığımız analizler, ekonomik entegrasyon seviyesi düşük bireylerin aynı zamanda düşük eğitim düzeyine sahip olduğunu ve belirli siyasi partilere oy verme eğilimlerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu partilerin baskın olduğu mahalle ve bölgeler, düşük eğitim düzeyine sahip çocukların yetişme olasılığının daha yüksek olduğu sosyo-ekonomik koşulları da bünyesinde barındırmaktadır.
Mahalle bazlı sandık verileri incelendiğinde, bu genel örüntüyle uyumlu biçimde, çete faaliyetlerinin yoğunlaştığı bölgelerin, sosyo-ekonomik entegrasyon seviyesi düşük nüfusun ağırlıkta olduğu ve bu nüfusun destek verdiği siyasi partilerin İstanbul ortalamasının belirgin şekilde üzerinde oy aldığı alanlar olduğu görülmektedir. Bu bulgu, siyasi tercihler ile çete faaliyetleri arasında herhangi bir nedensel bağ kurmak anlamına gelmemektedir aksine, söz konusu mahallelerin uzun yıllardır ortak bir yapısal özelliğe sahip olduğunu göstermektedir. Veriler, çete faaliyetlerinin yoğun olduğu bölgelerde ekonomik entegrasyon düzeyinin düşük olduğunu, düşük eğitim seviyelerinin, sınırlı sosyal hareketliliğin ve temel hizmetlere erişimdeki eşitsizliklerin bu alanlarda daha yoğun biçimde yaşandığını işaret etmektedir.
Verilerin detayına inerek açıklayalım. Son dönemde adını sıkça duyduğumuz çetelerden birinin ilk ortaya çıktığı ve ana faaliyetlerini yürüttüğü mahallede, YSP’nin (şu anki DEM Parti) 2023 seçimlerindeki oy oranı İstanbul ortalamasının 3,5 katı, mahallenin bağlı bulunduğu ilçenin ise 2,8 katıdır. Benzer örüntü başka bir çetenin doğduğu mahallede de görülmektedir: Bu mahallede DEM Parti’nin oy oranı İstanbul ortalamasının 2,3 katı, bağlı olduğu ilçe ortalamasının ise yaklaşık 3 katıdır. Ancak meseleyi yalnızca DEM Parti seçmeni üzerinden anlamaya çalışmak hem hatalı hem eksik olur. Zira DEM Parti’nin oy oranının İstanbul ortalamasının oldukça altında kaldığı ancak çete faaliyetlerinin son derece yoğun olduğu mahalleler de bulunmaktadır. Dolayısıyla “yeni nesil çeteleşmeyi” açıklamak için daha fazla analize ihtiyaç vardır.
AK Parti seçmeni sosyo-ekonomik entegrasyon açısından görece düşük düzeydeki bir diğer seçmen grubudur. Grafik 6, çete faaliyetlerinin yoğun olduğu diğer bölgelerde, AK Parti’nin oylarının İstanbul geneliyle karşılaştırmasını göstermektedir.

Veriler, bu bölgelerde AK Parti oylarının 2011 seçimlerinden bu yana ortalamanın altına düşmek bir yana, her seçim döneminde İstanbul genelinin en az 5–6 puan üzerinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. AK Parti’nin İstanbul ortalamasının altına düşmeyen hatta uzun yıllardır düzenli biçimde ortalamanın üzerinde seyreden oy oranları, bu mahallelerin sosyo-ekonomik profiline ilişkin önemli işaretler barındırmaktadır. Bugün itibarıyla AK Parti’nin oy oranları %30’lar seviyesinde ölçen çalışmalarda ev kadınlarının tek başına AK Parti oylarının yarısını oluşturduğu görülmektedir. AK Parti açısından “dirençli seçmen” olarak tanımlanan kitlenin önemli bir bölümünü sosyo-ekonomik entegrasyon düzeyi düşük gruplar oluşturmaktadır. Bu seçmenlerin yoğunlaştığı mahalleler ise genel olarak düşük gelir düzeyinin, sınırlı eğitim imkânlarının ve kuşaklararası sosyal hareketliliğin zayıf olduğu alanlar olarak öne çıkmaktadır.
Peki, burada söz konusu seçmen profili ve çete faaliyetler arasındaki birlikteliğe ilişkin altta yatan ortak bir neden olabilir mi? İstanbul’da öğrencilik yaptığım dönemlerden bu yana söz konusu ilçe ve mahalleleri gözlemleyen ve çeteleşme trendinin 2018 senesinden bu yana farkında olan birisi olarak benim gözlemlerim bu soruya ‘’evet’’ cevabını veriyor. Enteresan şekilde bu soruya dair bir tespit de akademisyenlerden değil, Sedat Peker’in Saygı Öztürk’e yaptığı açıklamalarla gündeme geldi. Peker, verdiği röportajda bu çeteleri oluşturan insan kaynağının temelde “dedeleri fakir, babaları fakir, kendileri fakir” olan ve ‘’nesiller boyu fakir olan, tek öncelikleri gördükleri diğer varlıklı aileler gibi yaşamak isteyen bir kesim’’ olduğuna işaret ediyor.
Aslında Sedat Peker’in kamuoyunda gündeme getirdiği ifadeler, akademik bir dile aktarıldığında “sosyal mobilite” ve “göreli sosyal mobilite” kavramlarının kapsamına giren başlıklardır. Bu, tam olarak benim gözlemimin merkezini oluşturmaktadır. Sosyal mobilite, bireyin toplum içerisinde sosyo-ekonomik konumundan yukarı ya da aşağı doğru hareket etmesini, göreli sosyal mobilite ise bu hareketin özellikle aileye kıyasla ne kadar gerçekleştiğini ifade eder. Grafik 7, ülkelerin kalkınma düzeyi ile sosyal mobilite skorları arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

Grafikten görüleceği üzere, kalkınmış ülkeler sosyal mobilite açısından daha yüksek skorlara sahipken gelişmemiş ülkeler düşük skorlarda kalmaktadır. Bu durum, gelişmiş ülkelerde bireylerin doğdukları şartlardan bağımsız olarak çaba gösterdikçe sosyal ve ekonomik kazanımlar elde edebildiklerini, buna karşılık geri kalmış ülkelerde bu kanalların daha sınırlı olduğunu göstermektedir. İlgili grafik Türkiye’nin sosyal mobilite açısından konumuna işaret etmektedir. Yani ülkemizde bireylerin hayat başarısı Norveç, İsviçre gibi ülkelere kıyasla büyük oranda içerisine doğdukları şartlar tarafından belirlenmektedir.
‘’Yeni nesil çeteler’’ meselenin daha sağlıklı anlaşılabilmesi için elbette daha fazla anket çalışmasına ve mikro veriye ihtiyaç vardır. Ancak mevcut gözlemler ve veriler, devletin özellikle bu mahallelerde yaşayan vatandaşlara kaliteli eğitim, güçlü sosyal hizmetler ve güvenli yaşam koşulları sunma konusunda yeterince etkili olamadığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, devlet bu bölgelerde, dezavantajlı şartların içerisine doğan bir çocuğun İstanbul’un daha iyi durumdaki mahallelerinde büyüyen ve aynı gayreti sarf eden akranlarıyla benzer ekonomik, sosyal ve kültürel kazanımlar elde edebileceği bir fırsat iklimi oluşturmakta yetersiz kalmaktadır.
Bu meselenin bir başka boyutu da röportajda belirtilen Türkiye’nin Brezilya ya da Kolombiya gibi bir çizgiye doğru gittiği iddiasıdır. Başlangıçta biraz iddialı görünse de bu açıklama bana göre sosyolojik bir erken uyarı barındırmaktadır. Tam da bu nedenle ve sosyal mobilite üzerine uzun süredir çalıştığım için yaklaşık 7–8 ay önce planladığım bir inceleme kapsamında 10 gün boyunca Brezilya’nın favelalarında incelemeler yaptım. Öncelikle belirtmek gerekir ki bugünkü Türkiye, Brezilya ile aynı noktada değildir ancak Brezilya deneyimi, Türkiye açısından benzer dinamiklerin erken aşamalarını anlamak için oldukça yol göstericidir.
Brezilya, “favela”larıyla bilinen bir Güney Amerika ülkesidir. “Favela” kavramı, Türkiye’deki “gecekondu mahallesi”ne tam olarak karşılık gelmese de kanunsuz yerleşim düzeni, düzensiz yapılaşma ve düşük sosyo-ekonomik entegrasyon açısından benzer bir olguyu tanımlar. Favelalar, Brezilya’nın büyük şehirlerinde 1900’lerin başından itibaren ortaya çıkmış, ülkenin yaşadığı politik ve ekonomik krizlerin etkisiyle zamanla derinleşen bir toplumsal mesele hâline gelmiştir. Brezilya, dünyanın en büyük ekonomilerinden birisi olmasına rağmen çok uzun süredir gelir eşitsizliğinde en üst sıralarda yer almaktadır. Bu nedenle favelalar, uzun yıllara yayılan göç dalgalarıyla beraber yapısal gelir eşitsizliğinin birleştiği alanlara dönüşmüştür. Seneler boyunca devlet hizmetlerinin yeterince tesis edilemediği, kamu kurumlarının varlık göstermekte zorlandığı bu bölgeler bugün itibarıyla dünyanın en büyük uyuşturucu kartellerinin doğduğu ve hayata tutunduğu bölgeleri oluşturmaktadır.
Favelalarda doğan insanlar arasında nesiller boyunca aktarılan eğitimsizlik, düşük gelir düzeyi ve kamu hizmetlerinden yoksunluk sonucunda bu bölgelerde 1980 ve 1990’larda örgütlü biçimde güç kazanmaya başlayan karteller, günümüzde milyarlarca dolarlık bir suç ekonomisini kontrol eden yapılara dönüşmüştür. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Brezilya’da da ülke sınırları içinde uyuşturucunun ham maddesi yetişmemektedir. Buna rağmen Brezilya, dünyanın en büyük kartellerine ev sahipliği yapmaktadır. Yakın Latin Amerika ülkelerinden temin ettikleri ham maddeyi işleyerek ABD ve Avrupa başta olmak üzere küresel piyasalara arz eden bu örgütler, yerel ve uluslararası uyuşturucu ticaretinin en önemli aktörleri arasındadır. Kartellerin ekonomik ve örgütsel gücü, favelalardaki devletin yokluğunu daha da derinleştirerek kendi otoritelerini pekiştirmelerine olanak tanımaktadır.
Bu bölgelerde, kilise dışında devletin görünür bir kurumuna ya da düzenleyici bir mekanizmasına neredeyse hiç rastlanmamaktadır. Kartellerin fiili kontrolü altındaki favelalarda günlük yaşam, büyük ölçüde devlet hukukundan bağımsız biçimde kartellerin koyduğu kurallarla şekillenmektedir. Karteller, suçtan elde ettiği gelirle devletin zayıf olduğu favelalarda altyapı hizmetlerinin dağıtımını, erişimini ve korumasını kontrol eder, bu hizmetler çoğu zaman yasa dışı hatlar üzerinden sağlanır ve karteller bunların güvenliğini veya devamlılığını garanti eder.
Bu düzenin bir parçası olarak, kartelin denetimindeki bölgelerde yaşayan halkın herhangi bir suç işlemesi kesin biçimde yasaklanmıştır. Bu durum, favelaları klasik gecekondu mahallelerinden ayıran en önemli özelliklerden birisidir. Devletin olmadığı bir alanda kendi kurallarını koyma, uygulama ve şiddet kapasitesine sahip olan karteller, favelaları bambaşka bir yönetişim biçiminin parçası hâline getirmektedir. Bu yapının kaçınılmaz bir sonucu olarak, favelalarda yaşayan düşük gelirli ve düşük eğitim seviyesine sahip bireyler, gelir elde etmek amacıyla çoğu zaman favela dışına çıkarak kartellerin hâkimiyetinde olmayan bölgelerde suç faaliyetlerine yönelmektedir. Bu durum, büyük şehirlerdeki güvenlik sorunlarının yalnızca belirli mahallelerle sınırlı kalmamasına, kentin en varlıklı bölgelerinde bile riskin sürekli hissedilmesine yol açmaktadır. Brezilya’da bulunduğumuz dönemde yaşadığımız birkaç olay da bunu doğrular nitelikteydi.
Benim naçizane gözlemim, Türkiye’nin özellikle İstanbul özelinde bu sürecin erken aşamalarını deneyimlemekte olduğudur. 1960’lardan itibaren süren yoğun köyden kente göç ve devletin tüm bölgelere eşit düzeyde hizmet götürememesi, İstanbul’un çeperlerinde nesiller boyu kötü yaşam koşullarının birikmesine yol açmıştır. Bugün ortaya çıkan yeni yeraltı dünyasının bu mahallelerde doğması, tamamen bu yapısal süreçlerin doğal bir sonucudur. Bu gidişata müdahale edilmemesi Türkiye’nin de söz konusu süreçleri deneyimlemesine sebep olabilir.