Turkiyede-politik-dil

Türkiye’de Politik Dil: Anlamın Yıkımı ve Siyasal Öznenin İnşası

Göstergebilim literatüründe karşılaştığımız paradoksal bir tez vardır: Bir dil sistemi bir yalanı inşa etmeye muktedir değilse hakikati de kuramaz.
Getting your Trinity Audio player ready...

Göstergebilim literatüründe karşılaştığımız paradoksal bir tez vardır: Bir dil sistemi bir yalanı inşa etmeye muktedir değilse hakikati de kuramaz. Bu görüş, dilin ontolojik olarak temsil işlevinin yanında inşa işlevi de gördüğünü vurgular. Dil yalnızca dünyayı yansıtmaz; aynı zamanda o dünyayı kurar. Bu yönüyle yalan, artık dili bozan değil, tam tersine onun işlevselliğini sabitleyen bir gösterge olur. Yani bir sözün yalan olabilmesi için öncelikle hakikat iddiası taşıyabilecek semantik bir yapının var olması gerekir.

Bu bağlamda göstergebilimin klasik yapısını hatırlayalım. Saussure’e göre dilsel gösterge iki bileşenden oluşuyordu:

Gösteren: Ses imgesi

Gösterilen: Kavramsal içerik

Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki keyfidir, çünkü gösterge bir adla bir nesneyi birleştirmez. Ancak bu keyfilik içinde kurumsallaşmıştır, çünkü bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir.

Politik dilde yalan bu ilişkinin bağını gevşetir. Ancak Türkiye’de gözlenen gerçek yalnızca bundan ibaret değildir; daha radikal ve stratejik bir süreç söz konusudur: Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin geri dönülmez biçimde askıya alınması…

Bu durumu anlamlandırmaya çalışırken Baudrillard’ın simülasyon teorisine başvurmak yaygın bir alışkanlıktır. Ona göre dilsel temsil önce gerçeği yansıtır, sonra o gerçek çarpıtılır, daha sonra maskelenir ve nihayetinde tamamen ortadan kaldırılır. İşte simülasyon bu ortadan kaldırma sürecinde belirir ve gösterge artık bir gerçeğe gönderimde bulunmaz; yalnızca başka göstergelerle semantik dünyayı altüst eden yeni bir tür ilişki kurar. Gerçek, kendini aşan bir başka gerçekliğin içinde bulanıklaşır. Politik dil de bu ilişkinin en yüce kürsüsünden yükselir. Baudrillard’ın metaforuyla politik dil, âdet kanını emen tampon gibi gerçeği emmektedir.

Bu metaforun anlamı şudur: Politik dil artık gerçeği temsil etmez; onu gizler. Böylelikle dilin işlevi hakikatten çok sesin dolaşımına indirgenir. Ne söylediğiniz hususu onu saklayan hafızadan daha önemli değildir. Sözünüzün ne kadar yayıldığı hususu ise dilsel rejimin teminatı durumundadır.

Ne var ki Türkiye’deki semiyotik kriz yalnızca simülasyonla açıklanamayacak kadar irrasyonel bir tarzda işliyor. Burada mesele yalnızca gerçeğin yerini simülasyonun alması değildir. Daha ileri bir kırılma yaşanmaktadır: Gösteren–gösterilen ilişkisinin felce uğraması.

Bir politik söylemde aynı figürün hem bebek katili hem de kurucu önder olarak yer edinebilmesi böyle mümkün olabiliyor. Bu durumda politik konjonktürü aşan bir şeyler var. Çünkü konjonktür genellikle anlamın değişimine yönelik bir işaret taşır. Oysa burada anlamın kendisi bir değişim ya da dönüşüme gereksinim duymayacak kadar önemsizleşir. Dolayısıyla problem yalan söylemekten çok daha derindir. Politik aktörler yalan söylemiyor, artık yalana tenezzül bile etmiyorlar. Çünkü bu noktada politik söylemin kendisi değil, söyleyenin keyfiyeti belirleyici durumdadır. Wittgenstein’in dil oyunu kuramını anımsatıyor sanki süreç ama bu oyunda uyulması gereken sabit kurallar bulunmuyor. Evet, klasik dilbilimde kelimelerin anlamları yoktur, kullanımları vardır ancak, en azından belirli pratikler içinde tutarlıdır. Oysa politik dilde kullanım herhangi bir epistemik referansa bağlı kalmaz, sadece retorik bir jest halini alır. Başka bir deyişle, kelimenin anlamıyla değil onu söyleyen ağzın imgesiyle kuruluyor söylem. Böylelikle politik aktörün söylev iştahı ile kitlenin alkış iştiyakı arasında birbirini akıl dışı tarzda nesneleştiren sürekli bir geri dönüşüm yaratılıyor. Akıl dışı çünkü birbirine zıt iki söylem ne söylemin gücünü azaltıyor ne de alkışın şiddetini. Bu noktada semiyotik kriz aynı zamanda hermenötik bir krize evrilir. Gadamer’in anlayışıyla burada ufuklar kaynaşır ve anlamanın sınırlarıyla yüzleşiriz ancak anlamın koşulları bir türlü oluşmaz. Çünkü aktör ile kitlenin söylemde buluşmasını engelleyen metadolojik bir çarpıklık var. Söz ile onu algılayan zihnin birbirine açıldığı diyalog ufku kapalıdır. İki taraf birbirine anlamı açığa vuran soruları sormaz, tümüyle sesten ibaret bir alışkanlığı dayatır sadece. Yani söyleyen ve dinleyen bir anlam ufkunda değil bir alışkanlığın tabiatında kaynaşıyor.

Burada metodolojik çarpıklığın kaynağı şudur: Hermenötik süreçte söylem bir yorum doğurur, yorum sorulara kapı aralar ve sorular yeni yorumları çağırır. Böylece anlam bir zenginlik içinde kendini var eder. Ancak politik söylem yorum değil retorik bir ritüel talep ediyor: İşte söylediğim budur, onu tekrar et! Sonuçta söylemimin ne denli güçlü olduğunu göreceksin!

Anlam yerini sese, anlama ise alışkanlığa bıraktığında politik dilin kusursuz inşası tamamlanır. Artık dil bir iletişim aracı değil performans sahnesidir. Pratik yaşamın maddi imkânları yoluyla birbirinden ayrılan aktör ile kitle bu büyülü sahnede bir araya gelir. Aynı lezzet dolu sofralara oturmak, aynı konforlu evlerde uyumak, aynı lüks araçlarla seyahat etmek imkânsız olsa da bu eşitsizlik içinde buluşmanın hayali canlıdır ve küçük bir bedelle gelir: Alkış. O hayali yıkmak ise bir soru kadar uzak. Sesli bir ritüel içinde gizlenen çıkar ilişkilerini açığa çıkaracak, şehvetli sloganları parçalayacak basit bir soru ancak o soru, dilin çarpık kuruluşu içinde hep gecikir.

Bir linguistik yaklaşım ister Saussure gibi dilin yapısına odaklansın, ister Peirce gibi anlamın süreçsel üretimini (semiosis) merkeze alsın, isterse de Barthes gibi kültürel ve ideolojik anlam üreten mitleri çözümlesin; nihayetinde dili yalnızca bir bildirişim aracı değil, aynı zamanda anlamın üretildiği bir alan olarak kavramak zorundadır. Ancak, üretim sürecinde normatif bir boşluk bulunur ve politika söz konusu olduğunda bu boşlukta kötüye kullanım imkânı kaçınılmazdır. Eğer bir yerde yönlendirmeye açık bir güç imkânı varsa politik figürlerin uzmanlaştığı uygun bir iklim de vardır. Politik aktörler tam da bu iklimde kabiliyetleri el verdiği ölçüde devreye girerek, dilin kurucu gücünü kendi lehlerine kullanır; göstergeleri belirli tarzda kodlayarak kitleyi seçmen olarak yeniden üretirler. Lacan’ı selamlayan bu süreçte birey Büyük Öteki’nin söylemi içinde konumlanan ve arzuyu bu söylem aracılığıyla tanıyan bir varlık haline gelir. Böylece özne, söylemin doğruluğunu yahut gerçeği değil, ondan aldığı hazzı takip etmeye başlar. Önümüzde duran nihai gerçek ise bize şunu söyletir: Dil, hakikati açığa çıkaran bir diyalog zemini değil, özneyi kuran ve yönlendiren bir icra mekanizmasıdır artık. Ve bu mekanizma arzuların gizlenmesi yoluyla işler. Bu doğrultuda gerçek olan hep zıddıyla maskelenir. Sessizliğini erdem olarak sunanın gizlediği “beni duyun!” çığlığı yahut size hizmetkâr olmaya geliyoruz diyen siyasetçinin içinde yanıp bittiği efendilik kompleksi gibi. Zaten politik alanda yükselmek isteyen hangi özne şunu açıkça itiraf eder: Biraz güç, biraz şöhret ve çokça para içindi her şey. Gerçi içinde bulunduğumuz bu çarpık düzende, böylesi bir dürüstlüğün neredeyse karşı konulmaz bir cazibesi dahi olabilirdi; ancak siyaset söz konusu olduğunda bu beklenti, ebedî bir tahassür olarak kalmaya mahkûmdur. Bu nedenle politik dil, hiçbir zaman çıplak arzunun dili olarak kurulmaz; aksine, arzunun kendisini aşan bir diğerkâmlık, bir hizmet retoriği ve bir fedakârlık anlatısı içinde dolaşıma sokulur. Öznenin söylemi, kendi arzusunu doğrudan ifade etmez ve onu gizlemek için bastırmayı değil, yüceltmeyi seçer. Böylece politik dil, arzunun inkârı değil, onun toplumsal olarak kabul edilebilir bir forma dönüşmüş halidir. O halde çözümü dili arındırmakta arayabiliriz ancak öncelik, ona direnmek olmalı sanki. Çünkü politik söylem, karşısında söylenene değil, söylenmeyene kulak kesilen; hazza değil çelişkiye yönelen bir kitle bulduğunda sarsılır.

  • 1981 yılında doğan Çağıl, 2009 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 2014 yılında yüksek lisans tezini “Batı Felsefesinde Kadının Yeri” ve 2019 yılında do...