Tahran Krizi

Tahran Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri: Riskler ve Yol Haritası

Doğu ve Batı Türklüğünün hem buluşma noktası hem de geçiş güzergahı olan İran coğrafyası, tarihsel süreç içerisinde Avrasya’nın kilidi olduğu kadar Ortadoğu’nun da denge unsuru olma vasfını her daim korumuştur.
Getting your Trinity Audio player ready...

Meşruiyet Krizi ve Jeopolitik Fay Hatları

Doğu ve Batı Türklüğünün hem buluşma noktası hem de geçiş güzergahı olan İran coğrafyası, tarihsel süreç içerisinde Avrasya’nın kilidi olduğu kadar Ortadoğu’nun da denge unsuru olma vasfını her daim korumuştur. Ancak bugün gelinen noktada, Tahran rejimi ile kendi halkı arasındaki toplumsal sözleşmenin onarılamaz biçimde hasar gördüğü, rejimin meşruiyet krizinin derinleşerek bir yönetim sorununa dönüştüğü açık bir şekilde görülmektedir. Yakın geçmişte yaşanan sokak hareketleri, ekonomik darboğaz ve rejimin bu taleplere orantısız güç kullanımıyla verdiği cevap, Türkiye açısından çok katmanlı bir okumayı zorunlu kılmaktadır.

İran rejiminin kendi halkına, bilhassa kadınlara ve gençlere yönelik baskıcı tutumu ve insan hakları ihlalleri, “kabul edilebilir” veya “desteklenebilir” değildir. Keza yine yakın dönemde mevcut İran rejiminin başta Suriye olmak üzere birçok bölgede Türkiye aleyhine faaliyetlerde bulunduğu hafızalarımızda çok tazedir. Tüm bunlarla beraber, duygusal reflekslerin ötesinde, İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceği sorusu, Ankara’nın ulusal güvenliği için hayati bir değişkendir. Zira komşumuzdaki yangın, salt bir insan hakları meselesi olmaktan çıkıp, küresel güçlerin satranç tahtasına dönüşme riski taşımaktadır.

Üçlü Tehdit Sarmalı: Güç Boşluğu, Stratejik Kuşatma ve Yeni Göç Dalgası

Mevcut konjonktürde Türkiye, İran’daki olası bir rejim değişikliği veya otorite kaybı senaryosunda üç temel tehdit ile karşı karşıyadır. Bu tehditler, Suriye ve Irak tecrübelerinden damıtılmış acı derslerle sabittir.

  1. Güvenlikleştirme ve Terör Tehdidi: İran’da merkezi otoritenin zayıflaması veya çökmesi durumunda ortaya çıkacak güç boşluğu, Türkiye için en somut ve yakın tehdittir. Irak’ın işgali ve Suriye iç savaşı örneklerinde görüldüğü üzere, devlet otoritesinin kaybolduğu alanlar süratle terör örgütleri tarafından doldurulmaktadır. PKK/PJAK unsurlarının, İran’ın batısındaki dağlık bölgelerde ve Türkiye sınır hattında oluşacak kaostan faydalanarak alan hakimiyeti kurması, “terör koridoru” projesinin yeniden canlanması anlamına gelecektir. Türkiye, Suriye ve Irak’ta ödediği bedelleri İran sahasında ödememeli; şimdiden sınır güvenliği ve istihbarat mekanizmalarını “en kötü senaryo”ya göre dizayn etmelidir. Kaos, terörün oksijenidir ve Türkiye’nin sınırında yeni bir kaos sahasına tahammülü yoktur.
  2. Stratejik Kuşatma ve Batı Ekseni: İkinci ve daha sofistike tehdit ise, İran’ın bütünlüğünü korusa dahi, yönetimin tamamen ABD ve İsrail güdümüne girmesi ihtimalidir. Batı başkentlerinde kurgulanan ve İsrail istihbaratının lojistik destek sağladığı bir rejim değişikliği, İran’ı Türkiye’ye karşı bir “ileri karakol” haline getirebilir. Mevcut durumda Yunanistan ve Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’yi batıdan çevreleyen, Suriye’deki vekilleriyle güneyden sıkıştıran ittifak bloğu, İran’ın da bu eksene kaymasıyla Türkiye’yi doğudan da kuşatmış olacaktır. Özellikle kriz dönemlerinde, ABD ve İsrail ile “fazla uyumlu” bir Tahran yönetimi, Türkiye’nin bölgesel manevra alanını daraltacak, enerji güvenliğini riske atacak ve Türk dünyası ile kara bağlantısını (Zengezur Koridoru gibi projeleri) sabote etme potansiyeline sahip olacaktır.
  3. Göç Dalgası: İç karışıklıkların tetikleyeceği, milyonlarla ifade edilebilecek yeni bir göç dalgası, halihazırda büyük bir sığınmacı yükünü taşıyan Türkiye’nin demografik ve sosyolojik yapısını tehdit edecektir. Türkiye’nin, sınır hattında yeni bir kaosa ve kontrolsüz alana tahammül edilemeyeceği dikkate alınarak, şimdiden gerekli tedbirlerin alması gerekmektedir.

Çözüm Önerisi ve Yol Haritası: Üçüncü Yol

Türkiye, İran politikasını “Zulme Sessiz Kalmamak” ile “Ulusal Güvenliği Korumak” arasına sıkışmış bir pasiflikten kurtarmalıdır. Ankara’nın benimsemesi gereken strateji, ne mevcut rejimin bekçiliğini yapmak ne de Batı’nın yıkıcı müdahalesine alkış tutmaktır. Çözüm, “Bölgesel Sahiplenme” ilkesidir.

Bu bağlamda atılması gereken adımlar şunlardır:

  1. Soydaş Faktörü ve Güney Azerbaycan: İran nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını oluşturan Azerbaycan Türkleri, sadece demografik bir veri değil, aynı zamanda siyasi bir kaldıraçtır. İran’ın geleceği, bu nüfusun talepleri ve duruşu ile şekillenecektir. Türkiye ve Azerbaycan, İran Türklerinin kültürel ve siyasi haklarının teminatı olarak kendilerini konumlandırmalı, ancak bunu İran’ı parçalamaya yönelik bir irredantizm olarak değil, İran’ın demokratikleşmesi ve rasyonelleşmesinin motor gücü olarak sunmalıdır.
  2. Örtülü Organizasyon ve Diplomatik Liderlik: İran’da yaşanacak olası bir değişim, dışarıdan (ABD/İsrail) empoze edilen bir kurguyla değil, içeriden ve bölgenin dinamikleriyle uyumlu bir şekilde gerçekleşmelidir. İran halkının refahını önceleyen, Batı başkentlerine değil kendi milletine hesap veren, komşuları Türkiye ve Azerbaycan ile “kader birliği” yapabilecek bir siyasi yapının inşası amaçlanmalıdır. Türkiye, “yumuşak güç” unsurları ve istihbari kabiliyetleriyle, İran’ın geleceğinde söz sahibi olacak aktörlerin “yerli” kalmasını teşvik etmelidir.
  3. Önleyici Güvenlik Doktrini: Yaşanan krizin derinleşmesi ve iç savaşa dönüşme ihtimalinin güçlenmesi halinde Suriye ve Irak’tan alınan dersle, İran sınır hattında herhangi bir otorite boşluğuna izin verilmeyeceği, PKK ve türevlerinin herhangi bir hamlesine karşı tıpkı “Fırat Kalkanı” ya da “Zeytin dalı” operasyonlarında olduğu gibi uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru müdafaa hakkının kullanılacağı şimdiden en net dille deklare edilmelidir.

Sonuç

İran’da yaşananlar, Türkiye için seyirci kalma lüksü barındırmamaktadır. Bu coğrafya ancak Türkiye ve Azerbaycan ile dost, kendi iç barışını sağlamış, dış müdahalelere kapalı ve rasyonel bir yönetimle istikrara kavuşabilir. Bu dönüşümü “örtülü” ama “kararlı” bir şekilde organize etmesi, yönlendirmesi gereken ana iradelerden biri kuşkusuz Türkiye’dir.