İskender Öksüz

Sosyal Bilimleri “Savunacağız”: İskender Öksüz Hocama Mütevazı Bir Nazire

Bir fikri akımın süreklilik kazanabilmesi için, doğrulara ve değerlere dair güçlü bir müktesebat üretmesi gerekir.
Getting your Trinity Audio player ready...

Bir fikri akımın süreklilik kazanabilmesi için, doğrulara ve değerlere dair güçlü bir müktesebat üretmesi gerekir. “Epistemik cemaat” kavramını dar anlamda hem bu doğru-normatif bilgileri üreten entelektüel sınırlı kadro için hem de geniş anlamda bu bilgileri tüketen ve sürdüren kitleyi de dahil ederek kullanabiliriz. Kavram ortak müktesebata ve “doğru” kabul edilen bilgi-yorum kaynaklarına sahip ideolojik cemaatler için kullanılabilir. İskender Hoca (Öksüz) farklı tonlarıyla Türk milliyetçisi epistemik cemaatin inşasında yer almış, halen bizleri beslemeye devam eden nadide nesiller arası münevverlerimizin başında geliyor.

Hoca 2025’in Ağustos ve Eylül aylarında bilim felsefesi üst başlığı altına sokabileceğimiz üç yazı yayınladı (“Sosyal Bilimler Bilim mi?”, “Sebep-Sonuç, Sebep-Sonuç” ve “Schrödinger’in Kedisi”). Hem benim lisans yıllarıma giden tanışıklığımıza hem de hocanın bilim insanı kimliğine sığınarak sosyal bilimler konusundaki fikirleri üzerine birkaç söz de ben söylemek istiyorum. Hoca’nın yazdığı konu üzerine hem mesleki olarak alakam olduğu hem de şahsi olarak ilgi alanıma girdiği için biraz gecikmeyle de olsa yazma ihtiyacı hissettim. Onun bilim hakkında yazdıkları üzerine eleştirel bir şekilde kalem oynatarak haddimi aşar mıyım diye kaygılanırken, asıl söyleyecek sözüm olduğu halde yazmamamın Hoca’da memnuniyetsizlik yaratacağını düşündüm.

Hoca ikinci yazının başında birinci yazı ile ilgili yorumlar yapıldığını ve tartışmalar yaşandığını belirtmiş. İlgili tartışmalar özellikle Hoca’nın Karar Gazetesi’ndeki yazısının altındaki yorum kısmında yer alıyor. Yorum yapanlardan birisi de bir diğer hocam Mümtaz’er Türköne. Bu noktada bir hatıra paylaşayım. Henüz lisans öğrenciyim Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde. 2009 yılıydı sanırım. Mümtaz’er Hoca’nın Haber Ajanda diye bir dergide bir yazısı çıkmıştı. Orada Öksüz Hoca’nın “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi” eserini pozitivist ve soğuk bulduğunu belirtmişti. Ben de –müzevirlik gibi mi oldu bilemiyorum– bu yorumdan Milli Düşünce Merkezinde karşılaştığımızda Öksüz Hocama bahsetmiştim. Hoca da önce biraz istihzalı bir şekilde “Allah razı olsun” diyerek, o kitabın Türkiye’deki Soğuk Savaş konjonktüründe, fikri olarak “sola karşı” üretilmiş bir metin olduğunu söylemişti. Bu yorumu paylaştıktan sonra Mümtaz’er Hoca; İskender Hoca’ya çok saygı duyduğunu ancak Soğuk Savaş ortamının kitaptaki “ilkel (klasik) pozitivizmi” açıklamak için yeterli olmadığını düşündüğünü belirtmişti. Aradan aşağı yukarı on yedi yıl geçtikten sonra kamusal metinlerde neredeyse birebir aynı diyaloğa şahit olmak da beni bu yazıyı birkaç aylık gecikmeyle de olsa kaleme almaya iten nedenlerden sanırım.

Bu gecikmenin sebebi olan akademik işlerin oyalayıcılığı konusunda da yıllar önce İskender Hoca uyarmıştı. Yüksek Lisans veya doktora yıllarımdı. Yine bu şekilde fikir yazılarını aksattığım bir ara konuştuğumuzda mealen “şimdi rahat zamanlarınken daha çok yaz, hocalığa geçince hiç vakit bulamayacaksın” demişti. Tezle boğuşan bir öğrenci olarak bundan daha “rahatsız” bir dönem nasıl olacak diye düşünmüştüm ama hoca haklıymış kesinlikle… Konumuza dönersek; fazla teknik tabir kullanarak okuru sıkmamaya çalışacağım başarabilirsem –meselenin içeriğini düşününce bu biraz zor görünüyor–. Öncelikle Hoca’nın bu yazılarda ne anlattığını (bilimce dilinde söylemek gerekirse belki hipotezlerini) kısaca ve kabaca hülasa ederek işe başlamalıyım:

  • Bir faaliyetin bilim olarak tanımlanabilmesi için geleceği tahmin edebilme niteliğine sahip olması, yani kesin süreklilik ve tekrar edilebilirlikleri açıklaması gerekir. Sadece tasvir yapan veya olmuş bitmiş olayları açıklayan (yani Hoca’ya göre edebiyat yapan) disiplinler tam anlamıyla bilim sayılmaz.
  • Bir bilgi üretme faaliyetinin gerçekten bilim kabul edilebilmesi hipotezler öne sürmesi, bu hipotezlerin sınanabilir ve yanlışlanabilir olmasına dayanır.
  • Bir anlatı veya argümantasyon “nedensellik (sebep-sonuç ilişkisi)” ve/veya “determinizm” (Hoca ilk yazının henüz başında birbiri yerine kullanılabilecek kavramlar gibi ifade etmiş ancak bence kayda değer farkları mevcut) ihtiva etmiyorsa orada bilimsel faaliyet veya üründen bahsedemeyiz.
  • Sosyal Bilimlerde deterministik kesinliklerin olmaması ve aynı konularda muhtelif “verstehen (idrak? – yorumlayarak kavrama)” biçimleri olması oradaki argümanları “anlatı” mesabesine indirir.
  • Sosyal bilimlerde “determinizm” yoktur; o zaman “yanlışlanabilirlik” de yoktur. Yanlışlanabilirliğin olmadığı yerde bilim de yoktur.
  • Sosyal bilimlerdeki “belirsizlik” durumu ile kuantum teorisindeki birbirinden farklı mahiyetlere sahiptirler.

Hoca’nın üçüncü yazısındaki Kuantum Teorisi izahlarını, konunun genel kültür ötesinde cahili olduğum için bu iddia seti içerisine almıyorum. Maddeleri Hoca’nın iddialarına burada teker teker cevap vermek kastıyla sıralamadım. Üzerine kalem oynatacağım iddiaları okuyucuya kısaca aktarmak ve kendimde de yazarken rehber olması niyetiyle belirttim.

Şimdi doğa bilimci İskender Hoca’nın seri kroşeler savurduğu sosyal bilimleri müdafaa etmeyi deneyelim. Öncelikle şu basit soruyla işe başlanabilir. Bilimin tanımı, Hoca’nın belirttiği şartlarla mı sınırlıdır? Hoca’nın ortaya koyduğu bilim anlayışı eleştirilerde “pozitivist” diye değerlendirilmiş ancak kanımca Eleştirel Rasyonalizm ve Pozitivizm arasında bir yerde konumlanmakta. Bu da kanımca hocanın iddialarındaki tenakuzun zembereğini oluşturmakta. Hoca determinizmi bilimsel olanın şartı olarak kabul ederken, öte yanda Karl Popper’ın yanlışlanabilirliğini de bunun yanına eklemektedir. Halbuki determinizm yanlışlanabilirliğin ön koşulu olarak kabul edilmesi sorunludur. Sosyal bilimlerin uğraştığı ve onu doğa bilimlerinden ayıran “anlam sorununa” girmesek dahi istatistiksel olasılık ve nedensellik içeren düzenlilikler de pekala yanlışlanabilirliğin kapsamına girebilir. Geçmiş hadiselerin inceleniyor oluşu onları kendiliğinden tasvir yapmaz. Kaldı ki sosyal bilimlerde betimsel-tasvirî (descriptive) çalışmalar çoğu zaman nitelikli kabul edilmez. Sosyal bilimlerin elbette en önemli önceliklerinden birisi “anlam” meselesidir ancak ben yine Hoca’nın çizdiği çerçevede kalmak ve yazıyı daha fazla uzatmamak için o kısma hiç girmeyeceğim.

Kendi alanım Uluslararası İlişkiler’deki (Uİ) “Demokratik Barış Teorisi (DBT)” güzel bir misal olabilir bu noktada. DBT, Immanuel Kant’ın “Ebedi Barış” argümanına dayanmakla beraber 20. YY.‘da Michael W. Doyle, Bruce Russett ve James Lee Ray gibi bilim insanları tarafından kuramsal ve ampirik çalışmalarla Uİ literatürüne veriye dayanan güçlü bir nazariye olarak dahil edilmiştir. Bundan sonra bu teori üzerine kayda değer bir literatür oluşmuştur. En basit haliyle DBT, tarihi verilere istinaden; “iki demokratik devlet arasında savaş olasılığı son derece düşüktür” der. İlgili literatür de bu argümanı derinleştirir, zenginleştirir ve örneklerle sınar. Bu ifade, insan dünyasında bir düzenliliğe işaret eder ve aynı zamanda yanlışlanabilir bir hipotez sunar. Ancak DBT determinist değildir çünkü iki demokrasi arasında savaşın imkânsız olduğunu değil, son derece düşük olasılıklı olduğunu savunur. Aksi durumlarda da “rejim” bağımsız değişkenini etkisiz kılan diğer ara veya bağımsız değişkenleri karşılaştırmalarla bulmaya çalışır –ABD vs. Kanada ya da Danimarka. Trump bir bağımsız değişken olabilir mi(!)–. Yani argümanla çelişir görünen örnekler çıkması hipotezi bütünüyle ortadan kaldırmaz. Anomalinin sebebi olan bağımsız değişkenleri araştırmaya iterek literatürü zenginleştirir ve hipotezi daha rafine hale getirebilir. DBT literatüründeki “demokrasi” ve “savaş” tanımlarındaki ihtilaflı durumların göreceliliğe yol açtığı iddiasında bulunulabilir. Ancak konu hakkındaki bir çalışma kendi verdiği işlevsel tanım ile kendini bağlamak ve sınamak zorunda kalacaktır. Bu olasılıksal iddia ampirik olarak test edilebilir ve sistematik olarak toplanmış karşı örnekler yoluyla yanlışlanabilir bir karakter taşır. Ancak bu düzlemde ispata dayalı her tekil yanlışlama tümel bir geçersizlik kıstası sayılamaz. Bu misal bize işaret etmektedir ki determinizm, yanlışlanabilirliğin önkoşulu olmak zorunda değildir.

Sosyal Bilimler farklı analiz seviyelerinde “insan eylemi” ile ilgilendikleri ve insan da irade sahibi (agency – çok sevdiğim ve kullanışlı bulduğum bu İngilizce kelimenin Türkçe’de tam karşılığı tartışmalı ama bence irade sözcüğü en yakın manayı vermekte), yani deterministik olmayan bir varlık olduğu için hiçbir iddiası kesin olarak doğrulanamaz. Tam da burada, klasik pozitivizmin determinizmi ile eleştirel rasyonalizmin yanlışlanabilirlik anlayışı birbirinden ayrılır. Çünkü “yanlışlanabilirlik” savına göre doğa bilimlerinde dahi bir iddia hiçbir şekilde “doğrulanamaz” ancak “yanlışlanabilir”. En meşhur örneklerden birini verirsek; siz on binlerce ampirik bulguyla “kuğular beyazdır” önermesinde bulunsanız da tek bir siyah kuğunun bulunması önermenizi yerle bir eder. Hipotezler kesin olarak doğrulanamaz; çünkü bir gün siyah kuğunun ortaya çıkmayacağından emin olunamaz. Ancak ortaya çıktığında hipotez kesin biçimde yanlışlanır. Bundan dolayı yanlışlanabilirlik fen bilimlerinin de evrensel “doğruluk” ve “kesinlik” ihtiva edemeyeceğini vaaz eder. Ancak verili bir dönem içinde ampirik olarak desteklenmiş ve mevcut olan en isabetli önermeler vardır. Ya da Thomas Kuhn’a göre bilim topluluğu tarafından belirli bir süre için doğru kabul edilen “paradigmalar”.

Hoca’nın iddialarından devam edecek olursam, yukarıda belirttiğim gibi olasılıksal hipotezleri (ki her sosyal bilim çalışması bir hipotez içermek zorundadır iddiasında da değilim ayrıca) ihtiva eden sosyal bilim çalışmaları pekala “süreklilik ve tekrar edilebilirlikleri” belirli şart ve ihtimaller dahilinde “yanlışlanabilir” olarak önerebilir. Bu açıdan sadece olan biteni tasvir etmez, belirli değişkenler ve ihtimaller dairesinde öngörü de sunar. Bu tür hipotezler nedensellik iddiası da ihtiva ederler (Neden: Demokratik rejimler à Sonuç: Savaşsızlık hali). Kaldı ki nedensellik ile determinizm de birbirinden ayrıştırılması gereken unsurlardır. “A” olayı, “B” olayına yol açıyorsa arada bir nedensellik vardır diyebiliriz. Bu nedensellik sınırları belirlenmiş şartlarda her zaman gerçekleşiyorsa “determinizmden” söz edebiliriz ki bu bize nomotetik (genel ve evrensel) önermeler verir. Ama her önerme nomotetik olmak zorunda değildir. İdiografik (tekil ve biricik olanın açıklaması) açıklamalar da sosyal bilimsel bir çalışmanın ürünü olabilir. İskender Hoca nomotetik açıklama yapmayı bilim sayılabilmenin ön koşulu olarak kabul ediyor. Peki doğa bilimlerinde idiografik açıklamalar yok mudur? Sosyal bilimler herhangi bir konuda nomotetik açıklamalar yaparken istisnai örnekleri idiografik olarak ve yine nedensel çerçevesinde açıklıyorsa neden “bilim” sayılamasın? Ya da “mecbur” olanın değil de “mümkün” olanın (vacib-mümteni-mümkin) bilgisini üretmek bilim olamaz mı?

Verstehen” meselesinin yarattığı herkesin aynı olayı farklı şekilde anlamasından neşet ettiği varsayılan bilimsel görecelilik iddiasına gelecek olursak eğer; burada da pekala farklı “anlayışlar” olay ve olgularla sınanır ve kimisinin doğru (Popper’e göz kırparsak; o an için doğruya en yakın), kimisinin de yanlış olduğu ortaya çıkar. Herkesin kendi “doğrusu” minvalinde olay ve olguları tevil edeceği argümanına gelirsek, bu durum bir bilim insanı için (radikal post-modern olmadığı müddetçe!) sürdürülebilir olmayacaktır. Evet, sosyal bilimler içerisinde aşırı bilimsel göreceliliği savunan ve sosyal bilimleri “dünyayı anlamaktan” ziyade, olguları idrak etme kaygısı taşımadan ideale göre “değiştirmeye” çalışmak için bir vasat olarak gören bir zihin dünyası da mevcuttur.

Benim düşüncelerimi de etkilemiş ve bu etiketle (veya post-yapısalcı olarak) de anılan bazı düşünürleri tenzih ederek; radikal-aşırıcı post-modern yaklaşımlar (“anlatı” ve “söylem” kavramlarına en çok başvuranların da bunlar olması tesadüf değil) olarak değerlendirilen bu türün yeri geldiğinde sahtebilim (pseudoscience) de sayılabilen örnekleri üzerinden sosyal bilimlere ateş edilmesi doğru olmaz. Zaten bu tür “critical” eğilimler Alan Sokal’ın (Sokal Hoax) ve daha sonra Helen Pluckrose ve ekibinin (Grievance studies affair) yaptıkları deneylerle yeterince rezil edilmişlerdir. Bu tür “son moda saçmalıkları” anlamak için Sokal’ın ilgili eserinin dışında Harry Frankfurt’un “On Bullshit” kitabını da öneririm çünkü oradaki “bullshit-saçmalama (nazikçe)” tanımına yakışan çalışmalara rastlarsınız o yazın aleminde. Farklı idrak biçimleri ve açıklamaların olması sosyal bilimleri mutlak göreceliliğe ve illaki “saçmalamaya” itmez. Kaldı ki doğa bilimleri hiç mi birbirine rakip açıklamalar içermemektedir? Doğa bilimlerindeki aynı hadisenin farklı açıklamalarından “yanlışlanan” zamanla elenir ama sosyal bilimlerdeki çoğul açıklamalar kalıcıdır denilebilir. Ancak, evet, “yanlış” varsayımlar sosyal bilimlerde tamamen kaybolmasa da zamanla marjinalleşir ve daha az ciddiye alınır. Doğa bilimlerinde marjinalleşse de hiç yok olmayan gelenekler yok mudur?

Yazı biraz uzadı ancak tamamlamadan Kuantum konusunda da sosyal bilimlerde çalışmaların yapılmaya başlandığını ve “kuantum sosyal bilimler” diye görece yeni oluşmuş bir multidisipliner alanın varlığından söz etmeliyim. Konunun uzmanı değilim ancak alanım olan Uİ teorileri içerisinde beni en çok etkileyenlerden olan “Sosyal İnşacılığın” şüphesiz en bilinen ismi Alexander Wendt’in henüz Türkçe’ye çevrilmemiş “Quantum Mind and Social Science: Unifying Physical and Social Ontology (Kuantum Zihin ve Sosyal Bilimler: Fiziksel ve Sosyal Ontolojiyi Birleştirmek)” kitabı alanda üzerinde kalem oynatılan önemli bir kaynak oldu. İskender Hoca’dan bu eser veya kuantum ile sosyal bilimler bağdaştırması denemeleri üzerine görüşlerini dinlemek isterdim açıkçası. Bu alan sosyal bilimlerin “çocukluk hastalığı” olan klasik pozitivizmin doğa bilimlerini taklit etmesi gibi bir zorlama mıdır; yoksa sosyal bilimlerde çığır açabilecek bir potansiyel taşır mı bilemiyorum. Şubat 2026 itibariyle Google Scholar’da 1.000 civarı atıf almış görünüyor. Wendt gibi bir yazar tarafından 2015 yılında kaleme alındığı ve alandaki nadir kitaplardan biri olduğu hesaba katılırsa henüz çok büyük bir bilimsel ilgiye mazhar olmuş görünmüyor. Özellikle 99’da yayınlanan “Uluslararası Politikanın Sosyal Teorisi” kitabının 20.000 civarı atıfı olduğu düşünülünce.

Toparlayacak olursam; sadece maişetini sağlamak adına mesleğini icra etmeyen bir sosyal bilimci olarak üstadımız ve fikir öncülerimizden İskender Öksüz Hocamızın alanımıza dair kanaatlerine nazire olarak bir müdafaa yazısı yazmak istedim. İskender Hoca’nın hassasiyeti sosyal bilimlerin kesinlik içeren öngörüler üretememesi ve farklı sonuçları açıklamak için sürekli yeni yorumlar eklemesinden kaynaklanıyor. Bu hassasiyet temelsiz değildir. Gerçekten de sosyal bilimlerde pek çok zaman teoriler, açıklama gücünü kendilerini esneterek, tevile başvurarak korurlar. Ancak buradan “sosyal bilimler bilim sayılamaz” sonucuna varmak fazla köşeli bir genelleme olur. Sosyal bilimlerde de, anlamla uğraşmanın yanı sıra ciddi ampirik araştırmalar, veri analizleri ve yanlışlanabilir hipotezler mevcuttur. Hatta bu “fen bilimine benzeme” çabası kimi zaman öyle bir noktadır ki, örneğin American Political Science Review dergisini ilk kez elime alıp karıştırdığımda, bunun bir matematik dergisi olup olmadığını kontrol etme ihtiyacı hissettiğimi hatırlıyorum. Kanımca sorun genel olarak sosyal bilimlerin mahiyetinde değildir. Radikal post-modern yaklaşımlar ve aşırı görecelilik içeren çalışmalar üzerinden sosyal bilim dövmek bana çok isabetli gelmiyor. Çünkü su-i misal emsal olmaz. İnsan eyleminden neşet ettiği için öngörülemez ve karmaşık bir dünya ile meşgul olan bir alana daha müsamahalı yaklaşmak lazım sanırım. Bir de şunu eklemek lazım; neyin bilim sayılıp sayılamayacağı konusunda yapılacak tartışmanın kendisi de bir cihette “verstehen” meselesine dahil olacağından evrensel ve mutlak bir netice üretemeyecektir. Çünkü bilimin nasıl tanımlanacağı ihtilafı da Hocamın sevmeyeceği biçimde öznellik-görecelilik içermektedir.

Hocamızın da bir dönem bulunduğu Yale’da öğretim üyeliği yapmış müteveffa Siyaset Bilimci Juan Jose Linz bir mülakatında mesleğimiz için şöyle diyor: “Bir şeyler öğreniyorum ve şanslıyım ki toplum bu keyif aldığım iş için bir de bana ücret ödüyor.” Doğrudur, sosyal bilimler biraz da zevk için yaptığımız bir uğraştır aslında. Kendi adıma o kadar ki; hobi ile meslek birbirine karışıp sınırları kaybolduğundan, sosyal bilimcilik dışında (idari mesleki angaryalar dışında) bir şey yapmadığımı fark ettim yakın zamanda. Klişelerden samimiyetle haz etmem ancak bu durum bir hayat tarzı halini almış durumda. Pek çok sosyal bilimci meslektaşımın da aynı durum ve hissiyatta olduğunu biliyorum. Buradan baktığınızda sosyal bilimleri savunmak bizim için aslında hayatımızın “anlamlı” olduğunu savunmak manasına da geldiğinden meseleye duygusal yaklaşabiliyoruz. Ben zihnim ve kalemim yettiğince ve mümkün olduğu kadar kısa şekilde Hocamızın yorum ve tenkitlerine karşı bir savunma yapmayı denedim. Faydalı olmasını ve yerini bulmasını umut ediyorum.

  • 1988 doğumlu Tetik, 2010 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. 2014 yılında ABD’deki University of Delaw...