|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Türklerin büyük talihi Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarındaki meşhur nutkunda “az zamanda çok ve büyük işler yaptık” demişti. Bu cümleyi, hem de doğrudan tarihi ses kaydından işitmemiş okuryazarımız yoktur. Kulağımıza ilkokul sıralarında giren bu ses, Türk nesilleri için zorlu mecburiyetlerin başarılabileceğinin esaslı bir örneği olması bakımından da etkileyiciydi. O mecburiyet, yarışta geride kalmış bir milletin ancak çok çalışarak öndekilere yetişebileceği ve mensuplarını ancak o zaman hak ettikleri gibi yaşatabileceği gerçeğiydi. 1919’dan Büyük Gazi’nin söz konusu konuşmasını yaptığı 1933’e kadar olan 14 yıl düşünüldüğünde “çok ve büyük işler”in manası anlaşılır.
Kulağımıza küpe olan “az zamanda çok ve büyük işler” sözleri ve bu sözlere zemin oluşturan mecburiyet Türkiye’ye dair meselesi olan herkesin zihninde sıcaklığını taze söylenmiş gibi korur. Bu kadar çok zihinde bu tılsımlı sözler varken öndekilerle arayı kapatmayı bırakınız, pek çok kritik sahada geriye gittiğimizin yanıtını niyetlerde değil, yöntemlerde aramak isabetli olur. İşte Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün kuruluşu iyi niyet enflasyonunun ve iyi yöntem kıtlığının ana vatanı Türkiye’de bu ikisini bir araya getirmenin bir neticesidir. Otoriterleşmenin kendisinden önceki cumhuriyet devirlerinde görülmeyen yoğunluğunun düşünce üretimini hayli zayıflattığı, hükümet- devlet ayrımının flulaştığı, insanların gölgesinden tedirgin olduğu bugünlerde bir düşünce kuruluşu, ecnebilerin tabiriyle bir think- tank kurmak kolay oldu denilemez. Önyargı duvarlarını aşmak kısmını TÇE’lilerin şahısları değil ürettikleri başardı. Üretilen bilginin, yapılan saha araştırmalarının objektifliği asgari düzeyde muhakeme kabiliyeti olan ve çalışılan sahayı takip edenlerin pek çoğunun ilgisini çekti. Yayınlanan raporlarda, kamuoyu araştırmalarında, TÇE içi ve dışı programlarda yazılan ve söylenenlerin tümü fikir namusunun bir sorumluluğu olarak doğru veriye, titiz analize dayandı. Çalışmalarımızda doğru veri, isabetli ölçüm, rasyonel zemin ve açıklık temel önceliklerimiz oldu. Kendisine mütevazı ölçekte de olsa katkı sunmak için yola çıktığımız Türk toplumuna kendisiyle ilgili konularda söz söylemenin her şeyden önce dürüstlük gerektirdiğinin bilincindeydik. Bu bilinç bizi ortaya çıkan verileri eğip bükmeden, kim mutlu kim mutsuz olur muhasebesi yapmadan kamuoyuyla paylaşmaya yönlendirdi. Bu durum pek çok çalışmada Türkiye’nin farklı politik taraflarının TÇE’yi konumlandırmada bir belirsizlik yaşamasına da neden oldu. Enstitü içinde sıklıkla mizah konusu olan bu durum zaman ilerledikçe Türkiye okuması konusunda iyi olanlar başta olmak üzere kamuoyu nezdinde belirsizlikten netliğe dönüştü. Pek çokları anladı ki; TÇE’nin çalışmaları, çalışmayı gerçekleştirenlerin siyasi duruşlarından bağımsız olarak nesneldir. Bizim memlekette yadırganan bu hâl, yarışta geri kaldığımız sayısız hallerden yalnızca bir tanesidir.
Kurumlara güvenin bütünüyle çöktüğü bir ülkede itibarlı bir kurum kurabilmek, bu kurumun ana faaliyet sahasının bilgi ve fikir üretimi olması, bu “riskli” üretimin ulusal ölçekte gördüğü yüksek alaka sadece bizim ortaya koyduklarımızın niteliğiyle açıklanamaz. Bu tespiti mütevazılık niyetiyle paylaşıyor değilim. Gerçekliğin ifadesi babında belirtiyorum. Türkiye, geldiği tatsız eşikte doğru verilere, bağımsız kurumlara, partizan olmayan analizlere o denli hasret vaziyette ki; TÇE’nin çalışmaları “bir dokunduğu yerden bin ah işiten” hale geldi. Hemen her teli bir kesimin “bam teli” olan Türkiye’de doğru notalara basmaktan çekinmeden ilerledik. Etki alanımız arttıkça başımıza bir şey gelmemesinde finansal ve politik bağımsızlığımızın, şüphesiz, etkisi yüksektir. En az onlar kadar etkili olan bir diğer nokta ise şeffaflık olsa gerektir. Bununla birlikte memleketimizde bu saydığım hususların mutlak bir zırh sağlayacağını düşünmeyecek kadar buralıyız. Dolayısıyla talihin aslan payını teslim etmek gerekir. Yahut yoğunluktan sıra bize gelmemiş olabilir.
Toplum Çalışmaları Enstitüsü, büyük ailemize yani Türk toplumuna kalıcı ve sürekli iyilik yapmak için kuruldu ve her adımında bu gayeye sadık kalarak ilerledi. İlerlemeye de devam edecek. Kişiler değişecek, mekânlar değişecek ama Türk toplumun nitelikli evlatlarının büyük ailesine iyilikleri devam edecek. Post- truth çağında doğruların, gerçeklerin ortaya konulmasının önceki dönemlerden çok daha hayatî olduğu açık. Topluma hayalî, paralel gerçeklikler inşa edildiği ve bu yapay gerçekliğin üstünde fizikî egemenliklerin kurulduğuna bütün dünyada sıklıkla rastlıyoruz. Truman Şovu andıran bu yapay evrenin doğrularla, gerçeklerle temizlenmesi yalnız milli egemenlikle, demokrasiyle alakalı da değil. Aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Hastaneye kontrollere gittiğinizde tahlillerinizin, MR’ınızın doktorlar tarafından, sebebi ne olursa olsun, değiştirilmesini, sağlık sorunlarınızın gizlenmesini, vücudunuzun ihtiyacı olanları yahut uzak durmanız gerekenleri duymamayı ister misiniz? Aklı başında kimse istemez elbette. Çünkü bedeli çok ağır olabilir. Erken teşhisle kurtulabileceğiniz bir kanser, sağlıklı beslenme ve sporla önüne geçebileceğiniz şeker yahut anjiyo ile çözülebilecek bir kalp damar tıkanıklığını gerçekler sizden gizlenirse halletmeniz mümkün olmaz. Bu istenmeyen durumun olası neticeleri herkesin malumudur.
Tam da bu nedenle Toplum Çalışmaları Enstitüsü, büyük ailesine, Türk milletine duymaktan, görmekten kimlerin hoşlanıp hoşlanmadığına bakmaksızın doğru veriyi, isabetli analizi sunma gayesine daima bağlı kalacak. Zira varlık sebebi tam olarak budur.