Milliyetciligin-Dunyevilestirilmesi

İnsanın “Anlam” Üretimi ve Milliyetçiliğin Dünyevîleş(tiril)mesi

Modern insan trajik bir canlı. Sebebi ise kesinlikle önemsizliğinden değil. Fâni hayatının dinamikleri karşısında fazla (gereğinden) donanımlı, yaşam saiklerinin farkındalığına büsbütün vâkıf olmasından.
Getting your Trinity Audio player ready...

Modern insan trajik bir canlı. Sebebi ise kesinlikle önemsizliğinden değil. Fâni hayatının dinamikleri karşısında fazla (gereğinden) donanımlı, yaşam saiklerinin farkındalığına büsbütün vâkıf olmasından. Modern insan, belki de tarihte ilk kez, hem bu kadar çok şeyi açıklayabilen hem de neye inanacağını bu kadar az kesinlikle belirleyebilen dikotomik bir varlık hâline gelmiştir artık. Ve içinde yaşadığı dünya da bilimsel gelişmelerin, teknolojik ilerlemelerin ve toplumsal çözümlemelerin etkisiyle büyük ölçüde şeffaflaşmış; doğa, toplum ve tarih insan aklı tarafından çözülmüş, tasnif edilmiş ve diğer taraftan da denetlenebilir hâle getirilmiştir. Ancak bu şeffaflığın, insanın kendi varoluşuna dair sorularını aynı ölçüde aydınlatabildiğini söyleyemeyiz. İnsan hâlâ neye bağlanacağını, neyi değerli bulacağını ve hayatını hangi anlam çerçevesi içinde sürdüreceğini belirlemek durumunda. Ve bu trajik vaziyet sadece düşünsel bir mesele olarak kalmıyor, insanın iç dünyasında sürekli olarak hissedilen bir yön arayışına ve zaman zaman bir boşluk duygusuna dönüşüyor. Çünkü insan, doğası gereği sadece yaşayan bir varlık değil. Yaşadığını anlamlandırmak isteyen, bu anlamı taşıyabileceği bir bütün arayan ve bu bütünle ilişki kurmadan kendisini eksik hisseden bir canlıdır. Trajikliği de tam burada yatıyor.

Modern çağın belirleyici dönüşümlerinden biri tam da bu anlam arayışının yapısında meydana gelen değişimdir işte. Zira geleneksel dünyada anlam büyük ölçüde bireyin dışında konumlanan ve ona devredilen bir çerçeveye dayanıyordu. İnsan, neyin doğru, neyin değerli ve neyin uğruna yaşanmaya değer olduğu konusunda kendisini aşan bir düzenin içinde yer alıyor ve bu düzenin sunduğu anlamı sorgulamaktan çok kabullendiği rutinini sürdürmeyi tercih ediyordu. İşte bu çerçeve ekseriyetle dinî bir zemin üzerinden kuruluyor, ahlâkî ve varoluşsal yön duygusu bu zemin içinde şekilleniyordu. Modern dünyada ise bu çerçevenin belirleyiciliği zayıfladı. İnsan kendisini tek ve zorunlu bir anlam düzeninin dışında buldu. Max Weber’in Entzauberung der Welt yani “dünyanın büyüsünün bozulması” olarak tarif ettiği süreç, doğanın rasyonelleşmesiyle birlikte anlamın kendiliğindenliğinin de çözülmesini ifade eder. Diğer taraftan Charles Taylor’ın vurguladığı gibi, modern insan böylelikle tek bir anlam ufku içinde yaşamayan, farklı anlam imkânları arasında konumlanan ve bu konumlanma onu yalnızca “seçen” değil, seçtiğini “taşıyan” bir özne hâline getirmiştir.

Bu dönüşümün, anlamın doğasına dair köklü bir değişimi de beraberinde getirdiği bir gerçek. Anlam, modern insan için artık yalnızca “keşfedilen” bir hakikat değildir. Giderek daha fazla kurulan, inşa edilen ve sürekliliği sağlanması gereken bir yapıya tâbidir. Birey artık kendisine sunulan anlamlarla sınırlı olmadığından söz konusu hâlet-i ruhiye, modern insan için ilk bakışta bir özgürleşme olarak görülebilir. Ancak bu özgürlük, diğer taraftan yeni bir yük üretmiştir. İnsan artık kurduğu anlamın yalnızca sahibi değildir. Aynı zamanda taşıyıcısıdır. Bu yükü sadece bireysel bir sorumluluk olarak da göremeyiz. Söz konusu sorumluluk süreklilik, ikna ve bağlılık gerektiren bir varoluş biçimine evrilmiştir. Viktor Frankl’ın Man’s Search for Meaning’de izah ettiği ve “anlam boşluğu” olarak tanımladığı hal, bu yükün yarattığı hayati bir gerilime işaret eder. Bu boşluk anlamın yokluğundan değildir. Anlamın, artık bir yerlerde bulunmak üzere hazır bulunmamasındandır. İnsanın modern zamanlardaki yükü bu yüzden anlamı kaybettiğinden değildir; o anlamı kendi kurmak zorunda kalmasından dolayıdır.

Bu noktada inanç kurumunun geçirdiği dönüşüm oldukça ayrı bir önem kazanıyor. Din ve inanç modern dünyada varlığını sürdürmekle birlikte modern insanın hayatındaki belirleyici konumunu önceye nazaran bir ölçüde kaybetmiş görünüyor. Dolayısıyla inanç, herkes için ortak ve zorunlu bir zemin olmaktan çıkarak bireysel bir yönelime dönüşüyor. Bu durum, dinin ortadan kalktığı anlamına elbette gelmiyor fakat onun bağlayıcılığının ve yön vericiliğinin farklılaştığını göstermesi açısından çok büyük önemi haiz. Modern insanın en önemli özelliklerinden biri inanmakla yetinmiyor oluşudur. Çünkü o, inandığı şeyin neden doğru olduğunu, nasıl temellendirildiğini ve hangi anlamı taşıdığını bilmek ister. Bu eğilim, inancı yalnızca bir bağlılık biçimi olmaktan çıkararak aynı zamanda sorgulanabilir bir yapı hâline getirir. Yani insan, anlamı sadece devralan değildir artık. Anlamı temellendirmek isteyen bir öznedir. Bu dönüşümün en belirgin sonucu ise insanın hayata “tutunma ihtiyacı”nın daha görünür hâle gelmesidir diyebiliriz.  İnsan, anlamı kendi kurmak zorunda kaldığında, bu anlamı tek başına taşımakta zorlanacaktır zira. Çünkü artık bireysel olarak kurulan, tasavvur edilen ya da üretilen şeklinde tarif edebileceğimiz anlam, süreklilik açısından kırılgan olabilir, sorgulanabilir, değiştirilebilir ve her an terk edilebilir. Bu nedenle insan, kurduğu anlamı daha geniş, daha kalıcı ve daha paylaşılabilir bir zemin üzerine yerleştirme eğilimi gösterecektir. Bu zemini sadece rasyonel bir çerçeve olarak göremeyiz. Aynı zamanda tarihsel bir süreklilik ve duygusal bir bağlılık da içermesi gerekir. Bunun böyle olmasının çok önemli bir sebebi var: İnsan, sadece doğru bulduğu bir anlamı değil, aynı zamanda yaşayabildiği ve başkalarıyla paylaşabildiği bir anlamı tercih edecektir.

Modern insanın karşı karşıya olduğu en temel varoluşsal kriz anlamın doğasına dair yaşadığı belirsizliktir. Anlam, insan tarafından keşfedilen bir gerçeklik midir, yoksa insan tarafından tasavvur edilen, kurulan ve üretilen bir yapı mı? Bu fundamental soruyu sadece teorik bir ayrım olarak görürsek eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Çünkü idrakin, insanın dünyadaki yerini nasıl kurduğunu, neye bağlandığını ve hangi zeminde var olmayı tercih ettiğini doğrudan etkileyen bir mahiyeti var. Çünkü anlamın kaynağına dair verilecek her cevabın insanın kendisini konumlandırma biçimini de belirlediğini kabul etmemiz gerekiyor.

Geleneksel dünyanın “anlam”ı arayıp keşfetme ve bulma odaklı motivasyonunda bu sorunun cevabı büyük ölçüde açıklayıcıydı. Şöyle ki, anlam, geleneksel algı sisteminde insanın dışında, onu aşan bir düzende bulunurdu. İnsan, bu düzenin içine doğar, onun sunduğu anlam arayışını devralır ve bu arayış halini sorgulamadan devam ettirirdi. Bu bilişsel süreci sadece dinî bir sadakat ya da bağlılık meselesi olarak anlayamayız. Bu süreci ondan daha çok ahlâkın, estetiğin ve toplumsal düzenin de dayandığı bir çerçeve olarak görmemiz daha doğru bir değerlendirme olacak. Ancak modern dünyada modern insan için bu çerçevenin belirleyiciliği zayıfladıkça “anlam”ın kaynağının daha da tartışmaya açıldığını ifade etmem gerekiyor. Charles Taylor’ın A Secular Age’de dikkat çektiği şekliyle ifade etmeye çalışırsam, modern çağın en ayırt edici yönü inancın ortadan kalkması değildir. Bundan daha tesirli ve derinden bir dönüşüme işaret edecek şekilde inancın artık tek mümkün zemin olmaktan çıkmış olmasıdır. Modern zamanlarda insanın, sadece tek bir anlam dünyasının içinde yaşama zorunluluğu kalmamıştır artık. Zorunlu olduğu bir şey varsa o da farklı anlam ufukları arasında konumlanmasıdır. Bu zorunluluk modern insanı yalnızca seçen, tercih eden bir varlık hâline getirmez, aynı zamanda seçtiği anlamı tasavvur etmek, kurmak hatta üretmek ve taşımak zorunda olan bir özneye dönüştürür. Martin Heidegger’in kendine has egzistansiyal nazariye içinde yaptığı Geworfenheit (dünyaya fırlatılmışlık) tasviri, bu durumu çarpıcı biçimde ifade eder. İnsan, kendisini seçmediği bir dünyada bulmuştur. Ancak bu dünyanın anlamını hazır bul(a)maz. Bu nedenle anlam, dışsal bir düzenin parçası olmaktan çıkmış, çoktan insanın varoluşu içinde kurulan bir sürece dönüşmüştür. Jean-Paul Sartre’ın kurduğu formülasyondan hareketle, insan önce var olur, sonra kendisini tanımlar. Sartre’ın bu tanımı, anlamın, önceden sunulan ve insanlık tarafından bulunması gereken bir norm değil, sonradan, bizzat insan tarafından kurulan ve üretilen bir yapı olduğunu göstermesi açısından büyük ehemmiyeti var. Bu noktada Albert Camus’nün işaret ettiği absürd durum belirginleşiyor işte. İnsan anlam arar; ancak dünya bu arayışa karşılık verebilen bir yapısal kapasiteye sahip değildir. Tam da bu uyumsuzluk insanı ya bir anlam yanılsamasına ya da anlamı kendisinin kurmak zorunda olduğu bir varoluş biçimine yöneltir.

Tam da bu noktada kolektif anlam üretiminin önem kazandığını görüyoruz. İnsan, tek başına kurduğu anlamı sürdürebilmek için onu daha geniş bir anlatı içerisine yerleştirme ihtiyacı hisseder. Benedict Anderson’ın, Hayâlî Cemaatler adıyla çevrilen, bana göreyse yanlış bir çeviriye maruz kalan, doğrusunun “tahayyülî”, “muhayyel” ya da “tahayyül edilen” şeklinde olması gerektiğini düşündüğüm Imagined Communties eseri, söz konusu ettiğim anlatı ihtiyacını anlamak açısından bize güçlü bir çerçeve sunar. (Her üç kavram önerisi de h,y,l sülâsi mastarından türetilmiş olsa da anlamsal derinlikte “hayal” kelimesine göre daha normatiftir.)   Zira Andersen, millet kavramanın, anlamsal derinliği keşfedilerek doğrudan deneyimlenen bir birlik olmadığını, zihinsel olarak kurulan, tasavvur edilen ve daha önce ifade etmeye çalıştığım gibi “üretilen” (construction) bir bütünlük olduğunun üzerinde durur. Bu yapı içerisinde insanlar birbirlerini tanımasalar da aynı hikâyenin parçası olduklarını hissederler ve kesinlikle suni, yapay bir muhteva içermez. Çünkü milliyetçilik sadece bir ideoloji değildir. Modern zaman insanının kendisini dünya içerisinde gayret ettiği konumlandırma biçimlerinden biridir. Dolayısıyla milliyetçi nazariyeyi, bireysel anlam üretimini kolektif bir süreklilik içinde taşıyan yapılardan biri olarak görmemiz böylelikle mümkün oluyor; fakat büyük ve ehemmiyet arz eden bir hususiyetle. Bu sürekliliği tarihsel bir bilgi aidiyet olarak görmek fevkalade yanlış olur. Bunu, hissedilen, hissederken devam ettirilen, devam ederken de değişime açık hareket bağlılığı olarak görmemiz gerekiyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in “imtidad” fikrinden mülhem söylediği “değişerek devam etme” fikri söz konusu sürekliliğin, iyi niyetli bir taassupla çerçevelenmiş durağanlığın aksine dönüşen, form kazanan, uyum sağlayan bir yapıya tâbi olduğunu göstermesi açısından oldukça önemli görüyorum. Millet sabit bir öz değildir. Zaman içerisinde kendisini yeniden ve yeniden kuran kümülatif bir devamlılıktır. Bu nedenle milliyetçiliğin maziye dönük motivasyonel referansını elbette kabul etmekle birlikte ona, bugün için yeniden kurulmaya, tasavvur edilmeye ve üretilmeye yönelik imkân alanlarının sunulmasına ve bu suretle de geleceğe aynı dinamikle taşınma şansının verilmesine yönelik fikrî hareketleri, hem düşünce evriminin ortaya koyduğu dinamizm hem de modern zaman insanının maruz kaldığı “anlam boşluğu” kapsamında anlaşılmaya değer görüyorum. Milliyetçi nazariyenin dünyevîleş(tiril)mesine yönelik düşünce hareketliliği, Yahya Kemal ve Tanpınar çizgisinin ortaya koyduğu “değişim” ve “devam” arasındaki korelasyondan neden muaf tutulsun ki?

Milliyetçi nazariyenin dünyevileşmesi meselesi ideolojik, doktirinsel, sosyo-politik, reel-politik ve hatta iktisadî temelde çokça tartışıldı; tartışılmaya da devam ediyor. Benim buradaki muradım milliyetçiliğin dünyevileş(tiril)mesiden, sekülarize edilmesinden yana bir gerekliliği ortaya koymak, bu düşünsel hareketliliği bir taraf olarak savunmak değil. Böyle olmadığı gibi bu hareketi yukarıdaki bağlamların altında etrafını kuşatıp eleştirmek de değil. Acizane ifade etmeye çalıştığım şey, bu meseleyi, insani bilimlerin teorik zeminlerinde boğulmadan, doğrudan “insan” ve bu modern zaman insanının dünyayı, hayatı algılama ve anlamlandırma çabası odağında salt eleştiriye ya da salt suvunuya kaymadan, dışarıdan temaşa etme gayretidir.

Şimdi meseleyi, aslında konuyu başka bir zemine kaydırma kaygısıyla kökensel bir kanala taşımak istiyorum. Burada ifade etmeye çalışacağım hususlar her ne kadar müstakil bir tartışmanın konusu olsa da mevzuyu çok dallandırıp budaklandırmadan tekrar “insan” merkezinde toplamayı hedefliyorum. Aslına bakılırsa ilk defa sorulan, tartışılan ve cevap aranan bir mesele asla değil. Gerek yerli gerekse yabancı isimler tarafından karşılıklı düşüncelerle tartışılmış ve üzerine ciddi bir literatür inşa edilmiş, “asl” ve “köken”e dair bir konu. Fakat modern zaman insanının anlam arayışı bağlamında, yeniden sistematize edilen “ahlak” ve “kutsal” kavramlarıyla birlikte tekrar değerlendirmemiz gereken de bir yer. Önümüzdeki buna dair koca bir literatür varken aynı soruyu bir kez daha soralım: Milliyetçi nazariye hem doğası hem de tasavvur ediliş tarzı itibariyle zaten dünyevî bir bireysel etik norm ve sosyopolitik form değil midir?

Türk milliyetçiliğinin fikir öncülerine baktığımızda her ne kadar dünyevîleşme ya da sekülarizasyon tarzı kavramlar kullanmasalar da genel olarak bu nazariyenin anlamsal derinliğini, yirminci asrın rasyonalist, pozivitist ve determinist zihin ikliminde, gayet dünyevî bir zeminde kurduklarını görüyoruz. Alıntılarla yazının yükünü arttırmak istemiyorum. Zaten çokça zikredildi. Bu yüzden kısaca ve genel ifadelerle bahsedeceğim. Ziya Gökalp‘in Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak eseriyle, beş sene sonra kaleme aldığı Türkçülüğün Esasları arasında yaşadığı fikrî çelişkileri irdelediğimizde Gökalp’in zihninin Türkçülüğün Esasları’nda daha net olduğunu görüyoruz. Yusuf Akçura, özellikle Üç Tarz-ı Siyaset’inde dinin, kültürel boyutuna temkinli bir hâlet-i ruhiyeyle önem atfetse de müşterek bir politik bilinç oluşturamayacağını ifade ediyor. Öte yandan Ahmet Ağaoğlu’nun, dönemin en sivri kalemlerinden Süleyman Nazif’in Tasvîr-i Efkâr’daki yazılarına Türk Yurdu’dan mukabele etmesiyle alevlenen polemiğin detaylarına baktığımızda Nazif’in, Osmanlılık kimliği altında dini konumlandırış şekline karşı Ağaoğlu’nun oldukça dünyevî bir zeminden konuştuğunu farkediyoruz. Modernleşme sürecinde bireyin ve toplumun kendi kaderini tayin etme kapasitesini vurgulayan Ağaoğlu’nun muasırı olduğu dönemin düşünce iklimi içerisinde “anlam”ın dışsal ve aşkın bir otoriteden ziyade gayet içsel ve insanî bir irade içinde kurulduğunu öne çıkardığını görüyoruz. Buna karşı olanlar da var elbette. Özellikle Erol Güngör ve Nurettin Topçu hattı, milliyetçiliğin sadece rasyonel ve dünyevî bir çerçeveye indirgenemeyeceğini hatırlatması bakımından tartışma zeminine oldukça önemli bir katkı sağlamıştır. Onlara göre milliyetçilik aynı zamanda bir değerler, sorumluluklar ve ahlâkî yönelimler alanıdır çünkü. Bu aksiyolojik kaygı yaklaşımıyla milliyetçiliğin, salt savunulma ve açıklanma bağlamı aşılmış; bunların yanında yaşanma, hissetme ve bir medeniyet iddiasında bulunma tarzı olduğu da ortaya koyulmuştur. Bunların haricinde meseleye dair daha pek çok isim ve eserden bahsetmek mümkün. Malûmun ilâmını yapmak değil niyetim. Meseleyi “modern insanın anlam arayışı/üretimi” zeminine tekrar çekmek için geniş bir bir literatürden hülasa vermek. Milliyetçiliği zaten doğası gereği, teşekkül ettiği dönemin düşünce tarzı içerisinde dünyevî bir anlam arayışı/üretimi olarak kabul edersek, bugünün milliyetçilik algısında, modern zamanların “insan” üzerindeki bilişsek ve duyuşsal etkisini de göz önüne aldığımızda milliyetçiliğin bu tabii karakterinin, anlam üreten fertler tarafından yeniden görünür hale getirildiğini söyleyebilir miyiz? Modern insanın, “anlam”ı, artık nesne/mef’ûl olarak arayan kişi olmanın çok ötesinde, onu kuran, tesis eden ve üreten bir özne/fâil hâline geldiğini de burada bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Bu zihinsel kurulum her fikir gibi ilk aşamada bireysel düzeyde başlasa da sürdürülebilir olabilmesi için kolektif zemine ihtiyaç duyar. Milliyetçiliğin, erişmeye gayret ettiği kolektif zeminlerde, modern insanın anlam üretme çabasının güçlü ifadelerinden biri hâline gelme durumunu dikkate almalıyız. Zira dünyevîleşmenin de bu ifade şeklinin modern zamanlar dâhilinde değişen zihinsel ve varoluşsal şartlar içinde yeniden şekillendiğini temaşa ediyoruz.

Sekülerleşme ya da yerli karşılığıyla dünyevîleşme hareketi, mevcut yapının, dışarıdan bir müdahale ile dönüştürülmesi olarak ele algılandığına dair bir kanaatim var. Kıymetli dostum Dr. Alperen Çıtak, Muhakeme’de, Hristiyan ve Yahudi inancının saiklerine yönelik karşılaştırmalar ve Türk modernleşmesinin hukuki alt zeminine dair yaptığı tespitlerle meseleyi enine boyuna ele aldığı ve gerçekten istifade edilesi olduğunu düşündüğüm Yeniden Sekülarizm: Türklerin Dinini Doğru Anlamak başlıklı yazısında bir Türk ferdinin, milliyetçi olması için “din” ile kavga etmesine gerek olmadığını, o ferdin milliyetçi dairede olabilmesi için (din algısı bağlamında) “millet” gerçeğini inkar eden aşırı din yorumlarına muhalefet etmesinin yeterli olduğunu ifade ediyor. Kesinlikle katıldığımı da buradan ifade edeyim. Fakat burada zihnimde oluşan bir soruyu da sormakla mükellefim. Sekülarizasyon hareketi içerisinde bireyin yeri neresidir? Değerli dostum, benim de hak verdiğim şekilde dinle mücadeleye girişmesine gerek görmediği modern bireyi nesne/mef’ûl kimliği ve edilgen haliyle bu bilişsel hareketin ardına konumlandırmış olabilir mi? Ki bu gayet de normal bir durumdur. Benim anlaşılması gerektiğini ifade etmeye çalıştığım nokta ise modern bireyi, bu dünyevîleşme hareketinin önünde konumlandırmak. Yani söz konusu fikrî hareketten etkilenip “din”e karşı muhalefete girişmek değil, “kutsal” kavramını, “aşkın” olan, Kant’ın tabiriyle transandantal kaynakların elinden alıp bu kavramın içini kendi doldurma cesaretini gösteren ve hayata karşı anlam üretme ihtiyacının farkında olan bir idrak ile dünyevîleşmeyi harekete geçiren bir bilinçten bahsediyorum. Din ile mücadelesini etkilendiği bir fikir hareketinin sonucu olarak değil de kendisini o fikir akımına götüren bir süreç içerisinde sistematize etmiş olan modern zaman bireyinin, bu varoluş kavgasını keskin bir muhalefete tabi tutmak yerine anlamaya çalışmamız gerektiği kanaatindeyim.

Modern öncesi dünyada “kutsal” ve “anlam” denilen fenomenlerin büyük ölçüde aşkın bir kaynağa dayandığını biliyoruz. Bu aşkın kaynakların en tesirilisini din oluşturuyor. Zaten her ne kadar bu görüşüme muhalif fikirlerin olduğunu bilsem de medeniyetlerin imparatorluklar ve din tarafından kurulduğuna dair savım hala geçerli; en azından kendi zihnimde. Doğru/yanlış, iyi/kötü, değerli/değersiz, güzel/çirkin gibi aksiyolojik ayrımlar, insanı aşan bir referans çerçevesi içinde anlam kazanıyordu. Ahlâk, bu çerçevenin bir uzantısı olarak yalnızca toplumsal bir düzen değil, aynı zamanda varoluşsal bir yön tayin ediyordu. Modern dünyada ise bu aşkın referansın belirleyiciliğinin oldukça zayıfladığını hepimiz müşahede ediyoruz. Ahlâkın dayandığı zemin dönüştükçe de estetiğin, daha da önemlisi “kutsal”ın saikleri de dönüşmeye başladı. Bu noktada milliyetçi nazariyenin de doktrin odağında modern bir siyasal form olduğunu unutmayalım.

İskoçyalı filozof Alasdair MacIntyre’nin Erdem Peşinde (After Virtue) adlı eserinde işaret ettiği çok önemli bir yer var: Modern ahlâk dili varlığını sürdürüyor evet; ancak onu taşıyan bütünlük parçalanıyor. İnsan hâlâ iyi ve kötüden söz ederken bu ayrımların dayandığı ortak ve aşkın zemin artık eskisi kadar açık, net ve yaptırımsal değildir. Bu tespit, ahlâkın ortadan kalktığını göstermese de onun daha fazla tartışılan ve yeniden kurulan/üretilen bir alan hâline geldiğini göstermesi bakımından oldukça önemli. Peki “kutsal” olanda durum ne? Tabi ki Durkheim’a gönderme yapacağım. Kutsal olanın sadece ilahî alanla sınırlı olmadığın ifade eden Durkheim’ın, toplumsal bağlılıkların da kutsallık üretebildiğini ifade etmesi ilginç değil mi? Peki bu perspektiften baktığımızda “kutsal”ın ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz; hayır.  Ama yer değiştirdiğini söyleyebiliriz. Modern insan ister arayarak ister üreterek kendisini aşan bir anlam ihtiyacının varlığını sürdürmeye gayret ediyor. Fakat bu ihtiyacı artık farklı zeminlerde, daha dünya merkezli referanslarla karşılamaya yöneliyor sanki.

Dünyevîleşme, zaten genel olarak bazı fikrî çıkmazları, teorik krizleri ve pratiksel tıkanma riskleri barındırdığı için bir praksis boyutu kazanabilmesine dair önemli belirsizlikler barındırıyor. Dolayısıyla da bu makro bazlı bilişsel hareketin mikro düzeydeki ideolojik tarafı da söz konusu problemlerden ve belirsizliklerden nasibini elbette alıyor. Özellikle kapsayıcı bir toplum zeminine ulaşabilme noktasında ciddi endişeler ve haklı eleştiriler mevcut. Bu belirsizliklerin modern insan temelindeki karşılıklarına dair fikirlerimi meselenin özünü dağıtmamak ve yazıya yük bindirmemek adına farklı bir yazıda değinmek istiyorum.

Milliyetçiliğin dünyevileş(tiril)mesi meselesini ideolojik formdan çıkartarak tartışılması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu mevzu, salt milliyetçi nazariyenin değil, modern insanın anlamı nasıl kurduğu ya da nasıl ürettiği ve bu anlamı nasıl paylaştığı meselesinin bir yansıması olarak görüyorum. Mesele milliyetçiliğin ne olması, nerede durması, hangi motivasyondan beslenmesi gerektiğini aşan bir durum. Burada asıl üzerinde durmamız gereken şey modern insanın “anlam” dediğimiz fenomeni aramayı bırakarak o “anlam”ı nasıl kurduğu, tasavvur ettiği ve ürettiği ve onu ne kertede taşıyabildiği ile ilgili olmalı. Dolayısıyla dünyevî milliyetçi nazariyeyi, ideolojik bir fraksiyon olmanın ötesinde, Weber ve Heidigger’in birleştirdiğim deyişleriyle büyüsü dağılmış olan dünyaya atılmış olduğunu ve yaşam döngüsünde bir başına kaldığını idrak etmiş modern zaman insanının, anlam üretme zorunluluğu içinde verdiği cevaplardan biri olarak görüyor ve bu bireysel varoluşsal mücadelenin anlaşılması gerektiğine inanıyorum.

Karl Marx’ın, eserlerinde çok kullandığı, Terentius’a ait olan bir sözle bitiriyorum. Marx’a öykündüğüm için değil, “insan”ı anlamayı, dünya üzerindeki her şeyden üstün gördüğüm için.

İnsanım; ve insânî olan her şeye aşinayım.

  • 1988 yılında Ankara’da doğan Kutlu,  2006/2012 yılında Başkent Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünde ve 2009/2010 yıllarında Almanya’da Mainz...