Gokalp

Gökalp Fikriyatında Toplum ve Hukuk

Ziya Gökalp hakkında tarihçilerin, edebiyatçıların, sosyologların veya siyaset bilimcilerin konuşması alışıldık bir durumdur. Hukukçuların Gökalp’a dair cümleler kurması ise pek beklenmez.
Getting your Trinity Audio player ready...

-Büyük Mürşid’in 150. Yaşına Armağan-

Ziya Gökalp hakkında tarihçilerin, edebiyatçıların, sosyologların veya siyaset bilimcilerin konuşması alışıldık bir durumdur. Hukukçuların Gökalp’a dair cümleler kurması ise pek beklenmez. Hâlbuki Gökalp, en az diğerleri kadar hukukçular tarafından da okunması ve ele alınması gereken bir isimdir. Gökalp külliyatının neredeyse üçte ikisi, yer yer başka disiplinlerle kesişim hâlinde, hukukun ilgi alanına girer. Üstelik Gökalp’ın hukukî meselelerle irtibatı düşünmek ve yazmakla sınırlı kalmamış, bulunduğu siyasî ve idarî vazifeler ona fikirlerini tatbik etme ve mevzuatı şekillendirme imkânı vermiştir. Hukuka ilişkin bu teorik ve pratik mesainin son derece kritik bir döneme, İmparatorluğun yıkılıp Cumhuriyet’in kurulduğu yıllara tesadüf etmesi, Gökalp’a hukukçu gözüyle bakmanın önemini bir kat daha artırmaktadır.

Teorik mesainin başlıca ürünlerini bir çırpıda sayalım: 1913-1914’ten itibaren Dârülfünûn’da verdiği hukuk sosyolojisi dersleri… 1914-1916 yılları arasında İslâm Mecmuası’nda kaleme aldığı, “içtimaî usûl-i fıkıh” anlayışını ve Meşihat (Şeyhülislâmlık) müessesesine bakışını ortaya koyan yazılar… 1917’de aile hukukunu konu edinen Yeni Mecmua yazıları… 1922’de Küçük Mecmua’da neşrettiği “Yüce Mahkeme” yazısı… 1923’te Türkçülüğün Esasları içinde karşımıza çıkan “Hukukî Türkçülük” bölümü… 1924 Anayasası hazırlık çalışmaları kapsamında kaleme aldığı ve “Yeni Teşkilât-ı Esâsiye Kanunumuz Ne Gibi Esaslara İstinat Etmelidir?” başlığını taşıyan notlar…

Pratik mesainin önemli duraklarını da aynı şekilde sıralayalım: 1908’de Diyarbakır şubesini kurduğu İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nde bölge müfettişliği, 1910’dan Cemiyet’in sona erdiği 1918’e kadar kesintisiz Merkez-i Umûmî üyeliği… 1910’da Diyarbakır Maarif Müfettişliği… 1912’de Ergani Madeni mebusu olarak Meclis-i Mebusan üyeliği… 1923’te Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyeti reisliği ve bu sıfatla Birinci Heyet-i İlmiye’ye katılması… Aynı yıl Diyarbakır mebusu olarak II. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği…

Türkçedeki iki kelime, Gökalp’ın hukuka ilişkin mesaisini pek güzel özetler: “telif” ve “tercüme”. Kahramanımız beslendiği kaynaklardan evvelâ bir telife ulaşmış, akabinde bu telifi Meşrutiyet’in ve Cumhuriyet’in koşullarında ayrı ayrı dillendirmiş, yani tercüme etmiştir. Başka bir deyişle Gökalp, toplumun ve hukukun karşılıklı ilişkisine dair zihninde oluşturduğu tasarımı, iki farklı siyasî bağlamda (ve onların sınırlılıkları içerisinde) ifade ve tatbik etmeye çalışmıştır.

Gökalp’ın Telifi: Asrî ve/fakat Özgün Bir Hukuk

“Müftüzâdeler” adıyla bilinen bir aileye mensup olan Gökalp, klâsik Osmanlı düşüncesine ve ulemâ sınıfının müktesebatına hiç yabancı değildi. Amcası Hasip Efendi’den aldığı dersler sayesinde Arapça ve Farsçayı öğrenmiş, aynı zamanda kelâm, fıkıh ve tasavvuf gibi disiplinlerin önemli isimlerini okumuştu. Diyarbakır’daki tahsil yıllarında Fransızcaya da vâkıf olmuş, zamanla bu dili öğretecek seviyeye ulaşmıştı. Böylece Avrupa’daki gelişmeleri ve güncel literatürü yakından takip edebiliyordu. Esasen babası Tevfik Efendi’nin kendisine bıraktığı vasiyet de bu iki dünyayı birlikte tanıması, mukayese ve telif etmesi yönündeydi. Ancak babasının bu arzusunu yerine getirmek Gökalp için hiç de kolay olmayacaktı. Gençlik yıllarında karşı karşıya kaldığı sarsıcı fikirleri sindirmekte güçlük çekmesi, onu intihar teşebbüsüne kadar varan ağır bir buhrana sürükledi. Bu krizin ardından Gökalp, önündeki fikirlerden herhangi birini tercih etmek yerine, onları kâh ayıklayıp kâh kaynaştırarak yeni bir telife yöneldi. Hukuk sahasında bu telif, “asrî (modern) ve/fakat özgün (yerli) bir hukuk arayışı” olarak kendisini gösterdi.

Gökalp fikriyatında Émile Durkheim’ın önemli bir yere sahip olduğu şüphesizdir. Ancak söz konusu etki, çoğu zaman hayli basit bir manzara içinde tasavvur edilir: Karşımızda yekpare bir “Batı”, âdeta birbirine muadil çok sayıda isim ve onların arasından Durkheim’a rastlayıp onu kendisine “üstat” belleyen, ardından onun fikirlerini memlekete taşımaya koyulan Gökalp vardır. Böyle bakıldığında Durkheim, “zengin” Batı düşüncesi içinden neredeyse “tesadüfen” tercih edilmiş bir figür hâline gelir. Oysa dönemin Avrupa’sını biraz tanımak bile bu karikatürün ne kadar yanıltıcı olduğunu görmeye yeter. Sosyoloji, henüz teşekkül hâlinde bir bilimdir ve Durkheim, onun üniversitede müstakil bir disiplin olarak yer edinmesinde başlıca rolü oynayan, devrinin entelektüel hayatında geniş yankı uyandırmış bir adamdır. Öyle ki onun tesiri, hukuk felsefesinin merkezî tartışmalarına kadar sirayet eder. Örneğin Fransız idare hukukunun iki kurucu babası, Léon Duguit ve Maurice Hauriou, devlet ve hukuk üzerine düşünürken Durkheim’la hesaplaşmadan edemezler. Gökalp’ın Durkheim’la kurduğu ilişki de böyledir. Durkheim’ın bütün yazdıkları Gökalp’ı aynı ölçüde ilgilendirmez. Onu asıl cezbeden, “toplumun kendisini meydana getiren bireylerin toplamına indirgenemeyeceği, onlardan ayrı ve kendine mahsus bir realiteye sahip olduğu” düşüncesidir. Atomların bir araya gelmesiyle ortaya çıkan molekül ve bileşikler kimyanın, canlı organizma biyolojinin, bilinç hâlleri ise psikolojinin kapısını açar. Durkheim, bireylerin birlikteliğinde de benzer bir ontolojik sıçrama görür. Bireylerin bir araya gelişi, “toplum” adı verilen yeni ve müstakil bir varlık katmanı meydana getirir. Yani toplum, kendine mahsus ihtiyaçları, değerleri ve kaideleriyle otonom bir gerçekliktir.

Hukukun kaynağı nedir? Gökalp’ın bu soruya modern zamanlar için verdiği cevap açıktır: toplum. Müstakil bir varlık olarak toplum, kendi gereksinimleri çerçevesinde, kendi kurallarını bizzat yaratacaktır. Gökalp’ta halk ve millet kavramları, hukukun kaynağı problemi bakımından toplum kavramının değişik görünümleri olarak karşımıza çıkar. Hararetle savunduğu millî egemenlik, bu bağlamda “hukuk kurallarının doğrudan doğruya millet (halk, toplum) tarafından ve millet (halk, toplum) için konulması” anlamına gelir. Dinî yahut geleneksel değerler, artık ayrıcalıklı sınıfların (ulemânın, ruhbanın veya kılıç ehlinin / aristokrasinin) değil, toplumun süzgecinden geçerek bağlayıcılık kazanabilecek, yani hukuka dönüşecektir. Fertler arası uyuşmazlıklar kadar siyasî iktidarın oluşumu, örgütlenmesi ve kullanılma biçimi de millet tarafından tanzim edilerek hukukun konusu olacak; böylece modernite-öncesi yargıçların üzerinde hiç söz söylemediği birçok alan, artık hukukî bir vasıf kazanacaktır.

Gökalp’ta hukuk kaynağı olan toplum, eşit fertlerden teşekkül eder. Başka bir deyişle insan toplulukları, ancak eşit fertlerden oluştuğu takdirde toplum hâlini alır ve kendi kendini düzenleme kabiliyetine sahip olur. Söz konusu eşitlik idealinin üç gereği, Gökalp’ın hukuka dair yazılarında ön plâna çıkar: 1) Kadınların erkeklerle aynı haklara sahip bir süje olarak yeniden konumlandırılması. İktisadî ve siyasî hayatta kadınların erkekler kadar temsil edilebilmesi. 2) Temsilî rejimin, bir sınıfın diğerini sömürmesine imkân vermeyecek şekilde kurgulanması. Bu bağlamda meslekî temsil esasının devreye sokulması. 3) Belli bir kişinin, zümrenin veya tesadüfî / anlık bir çoğunluğun sistemin tamamına egemen olmasını engelleyecek mekanizmaların öngörülmesi. Demokrasinin doğasından kaynaklanan risklerin, kuvvetler ayrılığı ve yargısal denetim gibi araçlarla giderilmesi.

Zamanın ruhunu yakalayıp modernleşirken özgünlüğü korumak, Gökalp’ın temel meselelerinden biridir. Bu meseleyi çözmek için geliştirdiği “hars – medeniyet” ayrımı, aslında öteden beri kullanılan “esas – usûl” ve “madde – sûret” gibi ayrımlardan mülhemdir. Ona göre asrî ve/fakat özgün bir hukuk inşa etmek mümkündür. Yeni hukuk, sûretini medeniyetten, maddesini ise harstan alacaktır. Medeniyet, insanlığın müşterek tecrübesi içinde gelişen kurumları, teknikleri ve teşkilât biçimlerini sunarken hars, bunların hangi ihtiyaçlara cevap vereceğini, hangi değerleri koruyacağını ve nasıl bir toplumsal düzen içinde yaşayacağını tayin edecektir. Ne var ki madde ile sûret arasındaki sınır, bu tasnifin düşündürdüğü kadar keskin değildir. Sûret de kendi muhtevasını beraberinde getirir ve temas ettiği maddeyi dönüştürür. Bu sebeple medeniyetten alınan biçimler, harsın hareket sahasını belli ölçüde baştan çizer. Modern ulus devlet, eşit yurttaşlık, temsilî rejim veya kuvvetler ayrılığı kabul edildiğinde, bunların dayandığı bazı esaslar da benimsenmiş olur. Eşitlik üzerine kurulan bir hukuk düzeninde, söz gelimi, kadın ile erkek arasındaki farklılıkların “hars”a müracaatla eşitsizliğe tahvil edilmesinin sınırları vardır. Anayasal devlet fikri de siyasî iktidarın kaynağına, kullanımına ve temel haklar karşısındaki sınırlarına ilişkin birtakım kabulleri bünyesinde barındırır. Buna rağmen, Gökalp’ın ayrımı önemli bir iş görür. Modernleşmenin “her şeyiyle, aynen iktibas” olarak anlaşılmasına karşı çıkan Gökalp, başka toplumların tecrübesinden alınan kurumların, kendi toplumunun ihtiyaçları ve değerleriyle yeniden yoğrulacağını düşünür. Üstelik hars, geçmişten intikal eden ve olduğu hâliyle saklanan bir değerler yekûnu değildir. Onun muhtevasını yaşayan toplum üretir. Devraldığı mirası kendi ihtiyaçları doğrultusunda işleyen toplum, bazı unsurları korur, bazılarını dönüştürür ve yenilerini yaratır. Gökalp’ın aradığı özgünlük de burada belirir: Hukuk, toplumun ihtiyaç ve değerleriyle içerik kazanırken onun gelecekte alacağı biçimin tayinine de katılır.

İlk Tercüme: Meşrutiyet’in Diliyle Söyleyen Gökalp

Gökalp’ın telifi, Meşrutiyet yıllarında ilk tercümesini bulur. Dârülfünûn’da hukuk sosyolojisi dersleri verdiği 1914 yılı, aynı zamanda İslâm Mecmuası’nda “Fıkıh ve İçtimaiyyat”, “İçtimaî Usûl-i Fıkıh”, “Hüsn ve Kubh” ve “Örf Nedir?” gibi yazılarını yayımlamaya başladığı tarihtir. Bu yazıların başlıklarını yan yana okumak dahi “ilk tercüme”nin bağlamı ve “hedef dili” hakkında bir fikir verir. Toplumu müstakil bir varlık katmanı olarak kabul eden ve “hukuk kaynağı” mevkiine koyan Gökalp, Meşihat’ın (Şeyhülislâmlık) bazı alanlarda kazaî yetkilerini koruduğu ve ulemânın devlet hayatındaki etkisinin sürdüğü bu dönemde, fıkıh ilminin ıstılahlarıyla, “geleneğin içinden” konuşmaktadır.

“İçtimaî Usûl-i Fıkıh” (günümüz diliyle “sosyolojik hukuk metodolojisi”) önerisinin merkezinde “örf” kavramı yer alır. Gökalp’a göre fıkhın iki menbaından biri nas, diğeri örftür. Nassın etrafında asırlar içinde işlenmiş ve geliştirilmiş bir usûl mevcutken, örfün mahiyeti ve ilmî esasları henüz hakkıyla ortaya konulamamıştır. Sosyolojinin bir bilim dalı olarak doğuşu, bu eksikliği giderme imkânı sunmuştur. Bu bilim sayesinde örfün çeşitleri tasnif edilecek, muhtelif görünümleri incelenecek ve örfteki değişimin tâbi olduğu kanunlar araştırılacaktır. Gökalp, örfe daha geniş bir yer açan bu yeni fıkıh usûlünü tedvin etmek üzere fakihlerle sosyologları birlikte çalışmaya davet eder. Zira fıkıhta nelerin “ilâhî / sabit”, nelerin “içtimaî / değişken” olduğu ancak bu yolla anlaşılabilecektir. Gökalp’ın fıkıh usûlüne getirdiği bu açılımda “içtimaî vicdan” da önemli bir yer tutmaktadır. Ona göre akıl bütün insanlarda müşterek olduğu hâlde her cemiyetin vicdanı kendine mahsustur. Hüsün ve kubuh (iyi ve kötü), işte bu toplumsal vicdanla takdir edilecektir.

Gökalp’ın teklif ettiği yeni fıkıh usûlünde örfün epistemolojik değerini artıran asıl sebep, ona tanıdığı ontolojik konumdur. Toplumsal hayat gelişigüzel akmaz. Belirli yasalar çerçevesinde sürer, sosyoloji ise bu yasaları keşfetmeye çalışır. Gökalp tam bu noktada Durkheim’ın determinizmini İslâm’ın “sünnetullah” yahut “âdetullah” kavramlarıyla buluşturur. Şayet doğa yasaları bu kavramlar aracılığıyla tanınıyorsa, toplumsal hayata hâkim olan yasalar da aynı kavramların kapsamına girmez mi? Gökalp’ın fıkıhtan kelâma uzanan kritik sorusu şudur: “O halde örf de nas gibi hakikî ve sarih bir sûrette değil, fakat zımnî ve mecâzî bir itibarla ilâhî bir mahiyeti haiz olmaz mı?”

Teorik mesainin ardından sıra uygulamaya gelir. 1916 İttihat ve Terakki Kongresi’ne sunduğu raporda Gökalp, “diyanet” (itikat, ahlâk ve ibadetler konusunda halkı bilgilendirme işlevi) ile “kaza”nın (yargı işlevi) ayrılmasını, diyanî işler Meşihat’ta kalırken kazaî işlerin Adliye Nezaretinde toplanmasını savunur. Amacı, Tanzimat Fermanı’yla başlayan evrimi hızlandırmak ve son durağına eriştirmektir. Kongre, “kuvve-i kazaiye”nin münhasıran Adliye Nezaretine ait olduğunu karara bağlar. Bir yıl sonra şer’iyye mahkemelerinin Meşihat’tan alınarak Adliye Nezaretine bağlanmasıyla bu karar hayata geçirilir. Aynı raporda aile ve miras hukukunun kanunlaştırılmasını da isteyen Gökalp’ın teklifleri Meclis-i Vükelâ’ya kadar ulaşır. 1917 Hukuk-ı Aile Kararnamesi de bu reform ortamının ürünüdür. İslâm Mecmuası’nın sayfalarında fıkıh ilminin ıstılahlarıyla kurulan “ilk tercüme”, böylece kâğıt üzerine kalmaz ve İmparatorluk hukukunun son “klâsik” parçaları da “asrî” bir forma kavuşur.

İkinci Tercüme: Cumhuriyet’in Diliyle Söyleyen Gökalp

Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra Gökalp, “asrî ve/fakat özgün bir hukuk” formülüyle özetlediğimiz telifini, farklı bir konjonktürde ikinci kez tercüme edecektir. Meşrutiyet yıllarında İslâmî ilimlerin terminolojisini kullanmakta ve/fakat son derece devrimci fikirler öne sürmekte iken, Cumhuriyet’in şafağında artık modern terimleri tercih etmekte ve/fakat evrimci bir pozisyona çekilmektedir. İkinci tercümenin amacı da farklıdır. Yeni devletin Mustafa Kemal Paşa önderliğinde kurulacağı anlaşılmıştır. Dolayısıyla hukuku Meşihat’ın ve ulemânın nüfuzundan kurtarma meselesi eski önemini ve aciliyetini kaybetmiştir. Gökalp’ın önünde şimdi başka bir problem vardır: Devrimin hararetini kontrol altında tutabilmek.

Gökalp’ın 18 Aralık 1922’de Küçük Mecmua’da yayımlanan “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısı, ikinci tercümenin ilk örneklerindendir. Henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Fakat saltanat kaldırılmış ve “halk hükûmeti”nin hangi esaslar üzerine kurulacağı meselesi gündeme gelmiştir. Gökalp’a göre böyle bir hükûmetin ilk şartı millî kanunlara “kutsiyet ve ihtiram” kazandırmaktır. Kanunların en mukaddesi ise milletin en büyük mefkûrelerini kendisinde toplayan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’dur. Bütün kanunların ona; nizamname, talimatname ve emirnamelerin de kanunlara uygun olması gerekir. Aksi hâlde kanunlar arasındaki tenakuz, “anarşilerin en büyüğü” olacaktır. Ne var ki Gökalp, bu uygunluğun gözetimini Meclis’teki günlük siyasetin insafına terk etmeye de razı değildir. Zira “meclisin galeyanlı içtimaları arasında hukukşinaslığın ince noktalarını görmek” her zaman mümkün olmayabilir. Çözüm, Amerika’daki Supreme Court ile Fransa’daki Conseil d’État’nın vazifelerini üzerinde toplayan bir “Yüce Mahkeme” ihdas etmektir. Böyle bir mahkeme, kanunların Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’na, diğer düzenleyici işlemlerin ise kanunlara uygunluğunu denetleyecek ve aykırılık hâlinde bunları hükümsüz bırakacaktır. Gökalp’ın halk hâkimiyetine dayanan yeni rejim için henüz 1922’de düşündüğü ilk güvencelerden biri, görüldüğü üzere, halkın temsilcilerini de hukukla bağlayacak bir yargı organıdır.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, 1924 Anayasası’nın hazırlanması sürecinde kaleme aldığı “Yeni Teşkilât-ı Esasiye Kanunumuz Ne Gibi Esaslara İstinat Etmelidir?” başlıklı notlarda Gökalp, yeni rejimin hükûmet sistemini de aynı kaygıyla ele alır. Ona göre Türkiye’nin vazgeçemeyeceği iki ideal vardır: “tam manasıyla demokratik bir devlet” ve “kuvvetli bir hükûmet”. Mesele, ilk bakışta birbiriyle çelişen bu iki ideali bağdaştırabilmektir. Gökalp örneğini ABD’de bulur. Yasama yetkisini kullanacak Meclis ile yürütmenin başındaki “maşer reisi” ayrı ayrı ve doğrudan doğruya halk tarafından seçilecek, her ikisi de yetkisini milletten alacaktır. Ortaya çıkan model, 1848 tarihli Fransız İkinci Cumhuriyet Anayasası’nı da hatırlatan, denge-denetim esasına dayanan ve dönemin Türkiye’si için “hayli sert” bir kuvvetler ayrılığıdır. Notlarda göze çarpan başka bir husus, 1921 Anayasası’na hâkim bulunan “güçlü yerinden yönetim” fikrinin sürdürülmesidir. Bu da Cumhuriyet’in diliyle konuşan Gökalp’ta “siyasî iktidarı tahdit ve murakabe” endişesinin öne çıktığını göstermektedir.

İkinci tercümenin bir başka veçhesi, 1923’te yayımlanan Türkçülüğün Esasları’ndaki “Hukukî Türkçülük” bahsinde karşımıza çıkar. Gökalp burada hukukî Türkçülüğün gayesini “Türkiye’de asrî bir hukuk vücuda getirmek” olarak belirler. Meşrutiyet yıllarında nas ile örf, diyanet ile kaza arasındaki sınırları yeniden çizerek ulaştığı sonuçları artık dolambaçsız bir dille ifade etmektedir. Teokrasi ile klerikalizmin hukuk hayatından bütünüyle tasfiyesini, aile hukukunda kadın-erkek eşitliğini ve kadınlara siyasî hakların tanınmasını açıkça savunur. İlk tercümede İslâmî ilimlerin terminolojisi içinde ifade edilen fikirler, burada Cumhuriyet’in diliyle yeniden söylenmektedir. Ancak 1923’e gelindiğinde teokrasi ve klerikalizmin tasfiyesi yahut hukukun asrîleşmesi artık Gökalp’ın açmaya çalıştığı bir yol olmaktan çıkmış, yeni rejimin istikameti hâline gelmiştir. İkinci tercümenin dikkat çekici tarafını da bu istikameti benimsemesinden çok, ona koyduğu kayıtlar oluşturacaktır. Bunlardan biri meslekî temsildir. Gökalp, toplumun sınıflara ayrılmasını ve siyasetin sınıf mücadelesine sahne olmasını önlemek için meslek zümrelerinin siyasî temsiline özel bir önem verir. Gökalp’ın daha önce geliştirdiği ve anayasa notlarında da sürdürdüğü meslekî temsil modelinde, milletvekillerinin bir kısmı doğrudan halk tarafından, bir kısmı ise tabipler, muallimler, avukatlar, tüccarlar ve diğer meslek zümreleri tarafından seçilecektir. Ne var ki “sınıf yok, meslek var” düsturuyla özetlediği bu model, Cumhuriyet’in temsil anlayışında karşılık bulmayacaktır.

Gökalp, “asrî hukuk” idealine “ve/fakat özgün” kaydını düşer. 1923’te kısa bir süre başkanı olduğu Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Heyetinin çeviri programına Montesquieu’den Kanunların Ruhu’nu alması, bu bakımdan manidardır. Montesquieu’ye göre kanunlar, içinde doğdukları toplumun coğrafyasından, ikliminden, yaşayış biçiminden, örf ve âdetleri ile siyasî ve iktisadî şartlarından bağımsız düşünülemez. Dolayısıyla her milletin hukuku kendine mahsus bir nitelik taşır. Bu yaklaşım, Gökalp’ın “ve/fakat özgün” kaydına denk düşmektedir. Ne var ki ölümünden kısa süre sonra, hukuk inkılabının yöntemi tartışılırken aynı Montesquieu bambaşka bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Mahmut Esat Bozkurt, 1925’te Medenî Kanun hazırlıkları esnasında “aynen iktibas” fikrini savunurken “bugünkü sosyoloji dünkü Montesquieu sosyolojisi değildir” diyecektir. Montesquieu âdeta iki farklı “asrî hukuk” yolunun kavşağında durmaktadır: Gökalp, her milletin kendine mahsus bir hukuku olduğu fikrinden hareketle özgünlüğün altını çizerken Bozkurt, aynı fikri geride bırakarak iktibasın yolunu açmaktadır.

Cumhuriyet’in şafağında asrîleşme artık bir “hedef” olmaktan çıkmış, yeni devletin istikametini belirlemeye başlamıştır. Bu yüzden Gökalp’ın ikinci tercümesinde ağırlık merkezi, asrî hukuka giden yolu açmaktan ziyade onu yaratacak aktörler arasındaki dengenin kurulması ve millî ruhun / harsın muhafaza edilmesine kayar. Demokrasi – anayasalcılık geriliminin yönetilmesi, sınıf çatışmalarının önlenmesi ve özgünlük arayışı, bu dönemde öne çıkan kaygılardır. Gökalp yaklaşan hukuk inkılâbının karşısında durmaz. Ancak ona kendi telifinin içinden birtakım kayıtlar düşer. Bu kayıtların gerisinde, başından beri aradığı denge vardır: asrîleşirken özgün kalmak.

Sonuç: Büyük Mürşid’in Mirası

Ziya Gökalp’a hukukçu gözüyle baktığımızda, muhtelif konularda ve değişik zamanlarda kaleme alınmış bir dizi metnin arka plânında aynı telifi görürüz. Bu telifin merkezinde, müstakil bir varlık ve hukukun kaynağı olarak toplum vardır. Eşit fertlerden teşekkül eden toplum, ihtiyaç ve değerleri doğrultusunda kendi hukukunu yaratacaktır. Ancak Gökalp’ın tasavvurundaki toplum dışa kapalı değildir. Medeniyetin müşterek tecrübesinden yararlanacak, devraldığı kurum ve biçimleri kendi harsıyla yoğuracaktır. Hukuk sahasında bütün bunlar tek bir arayışta birleşir: asrî ve/fakat özgün bir hukuk.

Gökalp, ulaştığı telifi iki ayrı siyasî bağlamda tercüme eder. Meşrutiyet yıllarında fıkıh ilminin ıstılahlarıyla, geleneğin içinden konuşur: örfe daha geniş bir yer açar, diyanet ile kazayı birbirinden ayırır, Tanzimat’la başlayan evrimi tamamlamayı amaçlar ve hukuku asrîleştirmeye çalışır. Cumhuriyet’in şafağında ise asrîleşme bir hedef olmaktan çıkmış, yeni devletin istikameti hâline gelmiştir. Gökalp da aynı telifi bu kez Cumhuriyet’in diliyle söyler; siyasî iktidarın murakabesine, sınıf çatışmalarının önlenmesine ve millî harsın muhafazasına ağırlık verir. Telif aynı kalırken onu ifade ettiği dil ve içinde bulunduğu şartların öne çıkardığı meseleler değişir. “Büyük Mürşid”in hukuk sahasındaki mirası da belki bu telifte aranmalıdır: toplumdan doğan, zamanın ruhunu yakalayan ve özgünlüğünü koruyan bir hukuk.

Kaynakça

Bozkurt, Gülnihâl. Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi: Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne Resepsiyon Süreci (1839–1939). Türk Tarih Kurumu, 1996.

Çakır, Sema. “İctimâi Fıkıh Usûlü’nden Laik Hukuka: Türk Modernleşme Sürecinde Ziya Gökalp’in Fıkıh Görüşleri.” Kocaeli İlahiyat Dergisi, 2024.

Erden, Ömer. “Ziya Gökalp’in 1924 Anayasası ile İlgili Çalışmaları.” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2013.

Erkün, Safa Şevket. “Ziya Gökalp’te Hukuk Sosyolojisi.” Ziya Gökalp, 1975–1976.

Erşahin, Seyfettin. “Meşihat-ı İslâmiye’den ‘Diyanet Riyaseti’ne (Ziya Gökalp’in Şeyhülislamlık Tasarısı).” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1998.

Gökalp, Ziya. “Diyanet ve Kaza.” İslâm Mecmuası, 1915.

Gökalp, Ziya. “Fıkıh ve İçtimaiyyat.” İslâm Mecmuası, 1914.

Gökalp, Ziya. “Hüsn ve Kubh.” İslâm Mecmuası, 1914.

Gökalp, Ziya. “İçtimaî Usûl-i Fıkıh.” İslâm Mecmuası, 1914.

Gökalp, Ziya. “Örf Nedir?” İslâm Mecmuası, 1914.

Gökalp, Ziya. Türkçülüğün Esasları. Varlık Yayınevi, 1968.

Gökalp, Ziya. “Yüce Mahkeme.” Küçük Mecmua, 18 Aralık 1922.

Kadıoğlu, Ahmet Selim. “Ziya Gökalp Sosyolojisinde İslam Hukukunun Toplumsal Temellendirilmesi.” Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2024.

Kanık, Cengiz. “Hukuk ve Sosyolojinin Kesişiminde Ziya Gökalp: İçtimâi Usûl-i Fıkıh Önerisinin Analizi.” Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2024.

Koçak, Kemal. “Ziya Gökalp’in Başkanlığındaki Telif ve Tercüme Encümeni’nin Yaptığı Çalışmalar.” 2022.

Tanır, Engin Deniz ve Cengiz Aslan. “Birinci Heyet-i İlmiye ve Çalışma Esasları.” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, 2019.

Topal, Şevket. “Ziya Gökalp’in İçtimâi Usûl-i Fıkıh Önerisi ve İzmirli İsmail Hakkı’nın Karşı Eleştirisi.” Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2012.

Vurucu, İkbal. “Ziya Gökalp’in Sosyolojik Düşüncesinde Kültürel Özgünlük Arayışı.” Sosyologca, 2026.

Yılmaz, Mehmet Serhat. “Ziya Gökalp’ın Telif ve Tercüme Encümenindeki Çalışmaları.” Vefatının 100. Yılında Ziya Gökalp (Hayatı-Eserleri-Fikirleri ve Türkiye Yüzyılına Etkileri), 2024.

  • Hukuk ve Adalet Programı Direktörü

    1990 doğumlu Çıtak, 2011'de Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalında araştırma görevlisi olarak...