|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Günümüzde yerel temsilin ulusal ve uluslararası temsilden daha ehemmiyetli bir hâl teşkil etmesinin farklı nüvelerini görmeye başlıyoruz. Son güncelden başlayarak New York’un yeni seçilen belediye başkanı Hint kökenli Zohran Mamdani, Amerikan siyasal yaşamının dönüşme hızını artırdı. Paris belediye başkanı İspanyol asıllı Anne Hidalgo, Belçika’da bir belediye başkanı, Barselona belediye başkanı gibi dünyadaki büyük kentlerin belediye başkanlarının sosyalist gelenekten gelen ve göçmenlikle illiyet bağı olan belediye başkanları olduğu görülmektedir. Bu durum genellemenin ötesinde kent sosyolojisi bağlamında tespitlerin yapılmasını zorunlu olmaktadır. Kentlerin tarih sahnesine çıkışı ve dünyayı dönüştürücü gücüne kısa bir bakış atıldığında kentlerin tarihteki konumu ve günümüzdeki yeri bağlamında ilginç çıktılar ortaya çıkacaktır.
En genel anlamıyla İnsanlık ilk çağlardan itibaren bir örgütün doğmasını sağlamıştır. Bu örgüt başlangıçta kan ve akrabalık bağları ile kurulmuş, sonradan bunların gelişmesi ile aile, kabile, aşiret, tribü, köy, kasaba, site, polis, komün ve kent devletleri ortaya çıkmıştır[1]. Bu kent devletleri gerek demokrasinin gerek üretim ilişkilerinin gerek sermaye dolaşım alanların ilk etkilerini ortaya koyma bakımından önemli bir rol üstlenmiştir. Yerel, birbirine yakın yaşayanların birbirinden etkilenenlerin ve birbirinden sorumlu olanların şemsiye kavramı olarak ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla MS 6. yy’dan başlayarak kentlerin kendine özgü formları dünya üzerinde yönetsel ve egemenlik bağlamında dönüşümlere ev sahipliği yapmıştır. Kentler tanımlanırken farklı biçimlerde yaklaşımların olması kentin kompakt yapısından ileri gelmektedir. Dolayısıyla Weber kenti ele alırken bir yerleşim biçiminin kentsel topluluk olabilmesi için: a-Savunma amaçlı kalesi, b- Pazarı, c- Mahkemesi ya da göreli otonom yasaları, d- Kısmi bir ekonomisi ve özerkliği olması gerektiğini belirtir.[2] Bu yaklaşım kenti biraz daha siyasal yönetime yaklaştıran aynı zamanda işlevi bakımından günümüz ulus devlet mantığının da zeminini oluşturmaktadır. Öte yandan Pirenne[3], kenti bir ticari faaliyet alanı olarak sermaye dolaşımını sağlayan, sermayenin soğurulması için ticari ilişkileri geliştiren tüccarların iktidar ile uzlaşmaları ve mücadelelerinden oluşan yapıya olarak ele almaktadır. Başka yaklaşımlarda ise, “Karl Marx, kenti üretim araçlarının, ticaret mallarının, gereksinimlerin toplanmış olduğu, yüksek zevklerin temsil edildiği yer olarak tanımlarken Emile Durkheim kenti, işbölümü ve dayanışma kavramları ile ilişkili olarak ele alır. Bunların yanında Sorokin, kenti çeşitli grupların kümeleşmesinden meydana gelmiş bir bütün olarak mekânsal alana ve yoğunluğa dayalı olarak ele alır. Bir diğer kent kuramcı Louis Wirth’e göre kenti, nüfus büyüklüğü, yoğunluk ve heterojenlik karakterize eder. Rene Maunier’e göre ise kent, nüfusuna oranla coğrafi temeli dar olan ve aileler, meslek grupları, sosyal sınıflar, mezhepler vs. gibi çeşitli heterojen grupları içine alan karmaşık bir yerleşme grubudur”[4]. Görüldüğü üzere kente yönelik net ve tek tanımlama tarihsel süreçte mümkün olmamıştır.
Günümüz kentsel yapı biçimleri ve yerel iktidar unsurlarının küresel dünya sahnesine çıkarak adeta siyasal şov yapmasının ardında yatan gerçeklik yukarıda değinilen kentin kendinden menkul değerinde yatmaktadır. Nasıl ki kent devletlerinden günümüz devletlerine gerçekleşen bir dönüşüm olduysa günümüzdeki devletlerden de kentlere tersine bir dönüş olduğu tezi bu metnin bir yaklaşımıdır. Küresel dünya sisteminde ulusal ve uluslararası birliklerin birbiri ile temasları veyahut ekonomik ilişkilerin dünyanın geri kalanını etkileme biçimi kentlerin günümüz dünyasında ulus devletleri aşarak küresel sistemde yer aldığını söylemek mümkündür. Ekonomik, kültürel, tarihsel ve siyasal tüm olay ve olguların mekânı olan kentlerin artan önemine rağmen ulusal hükümetlerin kendi iktidar alanlarını sürdürebilmek için kentleri ikinci plana atarak her yerel meseleye ulusal boyutta bakmalarına bu durum ise hükümetlerin sürdürülebilir politikalar geliştirmekten uzaklaşmasına neden olmaktadır. Devletin meşru varlığıyla soyut olması buna karşılık kentin meşru araçlarıyla somut bir yapı teşkil etmesi de kentin devletin ötesine bir yol almasına kolaylık sağlamaktadır. Günümüzde uluslararası organizasyonların (olimpiyatlar, dünya kupaları vs.) ülke merkezli olmasından ziyade kent merkezinde karşılık bulduğu (Paris olimpiyatları, İstanbul yarışmaları gibi) gerçeği yerel ve ulusal iktidarlar arasında bir rekabet alanına dönüşmekle birlikte spor, kültür ve sanat alanlarında kent markalaması ön plana çıkmaktadır[5]. Devletlerin finans merkezlerinin kentler temelinde gelişmesi (New York Ticaret merkezi, İstanbul Ticaret merkezi gibi), mekânsal ve sermaye dinamiklerinin somut kent ortamında hayat bulması ve buna göre popülasyonun şekil alması ile birlikte ekonomi ve nüfus çalışmalarında da yerel ve ulusal iktidarlar etrafında farklı ilişkiler gelişmektedir[6]. Öte yandan eğitim ve güvenlik gibi ulusal hükümet politikalarının uygulama alanı kentler olması hasebiyle yerel olan ilişkisellik artmakta ve bu kent ve devlet arasında farklı voltajlarda gerilimlere sebep olmaktadır. Esasen kent ve devlet arasındaki ilişkisellik olumlu veyahut olumsuzluk bağlamında tarihsel arka plana sahipken dünya üzerinde son on yıl içerisinde ilişkisellik yerini gerilime bırakmaktadır.
Günümüzde kentler, toplumun ve topluluklarının yaşam alanı olarak ön plana çıkarken kentte mekân, toplum ve yönetim gibi üç temel dinamiğin ön plana çıktığı görülmektedir. Toplumsal ve mekânsal planlama kent ölçeğinde gelişerek gelecek nesillerin yaşayabilitesini ortaya koyan unsurların kundağı haline gelmektedir. Yani günümüzde kentler artık her şeydir, hem toplumun tarihsel bağlarıyla olan münasebetleri hem de toplumun gelecek ile ilgili olan motivasyonudur. Kentler bireyin kimlik ve kültür inşasını sağlayan bir alan olarak ön plana çıkarken aynı zamanda siyasetin ve ideolojilerin çarpışma mekânıdır. Kentler, sosyal adaletin tesis edilmesinde kolaylaştırıcı rol oynarken aynı zamanda rantsal zenginleşme ile sınıflar arası çelişkiyi derinleştirmektedir. Kentler, siyasi ideolojilerin taraftarlarına gelecek sunabildiği bir alan iken aynı zamanda sivil toplum çalışmalarında demokratik alanın genişletilmesine yönelik başka bir mücadelenin alanıdır. Kentler, yoğun nüfusları ile birlikte toplumsal ilişkilerin yoğunlaşmasını sağlarken aynı zamanda toplumsal kutupların mekânsal olarak sirayet etmesine neden olan kutuplaşmış ve dışlanmış bölgelerin alanıdır. Kentler, ulusal ve uluslararası yardım organizasyonlarının tertip edildiği, dünyanın geleceği ile ilgili hassas grupların taktik geliştirdiği bir alan iken öte yandan mafya yapılanmalarının, illegal uyuşturucu trafiğinin de mekânıdır. Kentler, zenginlerin kendi yaşam alanı bulduğu kentsel adacıklarda geleceğe dair umut aşılarken aynı zamanda yoksulluğun kronik olarak derinleştiği ve toplumsal ayrışmanın da mekânı olarak ön plana çıkmaktadır.
Soru: Bu kadar karmaşık ve önemli olan kentleri kim yönetiyor? Kim yönetmeli?
Metnin başına dönecek olursak dünyanın en büyük on kentinin belediye başkanları göz önünde bulundurulursa, dünyanın geri kalanının kimler tarafından etkilendiğini düşünmek kolaylaşacaktır. Metnin başında da belirttiğim üzere büyük kentlerin başına gelen göçmenlik ve sosyalistlikle ilişkili başkanların olması tesadüf değildir çünkü küresel dünyada sadece göç eden sermaye değil, insanlardır. Bu insanlar kentlerde yaşamaktadır. Aynı zamanda bireylerin kent yaşamında “hak” talebinin dillendirilmesi, kent hakkının 21. yy’ın temel gereksinimi haline gelmesi, sosyal hizmetin ve sosyal desteğin kavurucu bir biçimde bir ihtiyaç haline dönüşmesi gibi birçok unsur sosyalist ilkeleri görünür kılmaktadır. Küresel göç hareketliliğine bakıldığında doğudan batıya ve güneyden kuzeye olduğu rahatlıkla görülmektedir. Bu durum kuzeyi ve batıyı daha da önemli hale getirmekte ve siyasal ve sosyal yaşamın dönüşümünü hızlandırmaktadır. Elli sene önce göç eden göçmenlerin çocukları artık Avrupa’da ve Amerika’da 30’lu, 40’lı yaşlarında ve ataları gibi göçmen değil kendilerini yerli ve sahip olarak hissetmektedirler. Dolayısıyla yaşadıkları yerelin geleceği hakkında söz sahibi olmak için sivil toplumda ve siyasette çalışmalar yürütmektedirler. Önümüzdeki yıllarda daha fazla göçmenin siyaset arenasında görünür olduğuna şahitlik edeceğiz. Bu durum etnisite veyahut ideolojik bir kriz durumu olarak değil dünyanın doğal döngüsü bağlamında ele alınmalıdır. Bu gerçeklik etrafında kent yönetimleri ele alınmalı ve siyasetin bu yönde bir dönüşüm gerçekleştirmesi gerekmektedir.
Belediye başkanları artık devleti yönetmeye talip olarak belediye başkanlık sürecine hazırlanmalıdır. Devlet soyut iken kent somuttur. Devlet güç kullanma tekeline sahip iken kent rızaya dayalı sistemsel örüntüye sahiptir. Belediye başkanları (özellikle metropoller), yakın gelecekte devlet başkanları statüsünde karşılık bularak küresel siyasette yer bulacaktır. New York belediye başkanının dünya gündeminde bu kadar yer bulması ve aynı zamanda ABD iktidarı için risk unsuru olarak görülmesine neden olan şey “gerçekliğin kentte” olmasıdır. Dolayısıyla gerek Türkiye’de gerek dünyada belediye başkanları ve yerelde siyaset yapan siyasi partilerin geleneksel yaklaşımlarını bir tarafa bırakarak devlet yönetme motivasyonuyla kent yönetimine niyetlenmelidir. Öteki türlü kentin mekânsal ve toplumsal gelişiminin önünde bir engel ve kentin potansiyelini ortadan kaldıran başarısız bir yönetim anlayışına sahip olacaktır. Bu bağlamda siyasi partilerin yerel yönetim akademilerinde de dönüşümler gerçekleştirerek günün ruhuna ve geleceğin dönüştürücü gücüne ortak olabilecek potansiyeller yetiştirmelidirler.
Dipnotlar
[1] Pustu, Y. (2006). Küreselleşme Sürecinde Kent “Antik Site’den Dünya Kentine”. Sayıştay Dergisi(60), 129-151.
[2] WEBER, Max, Şehir, (Çev. Musa Ceylan), Bakış Yayınları, İstanbul, 2003
[3] PİRENNE, Henri, Ortaçağ Kentleri,(Çev. Şadan Karadeniz), İstanbul, 1994
[4] Age. Sf 130
[5] SHORT, John R., Globalization And The City, Newyork, Longman, 1999
[6] TOPAL, Kadir, AKYAZI, Haydar, “Yeni Küresel Ekonomik Sistem ve Ulusal Kalkınmada Kentlerin Önemi”, ÇYY, Cilt: 6, Sayı:4, Ekim 1997