Gayrimesrunun-Cazibesi

Gayrımeşrûnun Cazibesi: Haz, Kanıksama ve Ahlakın Yer Değiştirmesi

Türkiye’de son zamanlarda özellikle “ünlü”ler etrafında görünür hâle gelen uyuşturucu, yasadışı bahis, kara para, cinsellik ve türlü gayrımeşrû ilişkiler ağı, basit bir “ahlak krizi” anlatısıyla açıklanamayacak kadar istikrarlı, yaygın ve ısrarlıdır.
Getting your Trinity Audio player ready...

Türkiye’de son zamanlarda özellikle “ünlü”ler etrafında görünür hâle gelen uyuşturucu, yasadışı bahis, kara para, cinsellik ve türlü gayrımeşrû ilişkiler ağı, basit bir “ahlak krizi” anlatısıyla açıklanamayacak kadar istikrarlı, yaygın ve ısrarlıdır. Burada artık tekil sapmalardan, münferit suçlulardan ya da “çürük elmalar”dan söz edilemeyecek yerde olduğumuzu kabul etmeliyiz. Çünkü çürüme tek bir yerde değil; dolaşım hâlinde ve umûma sirayet eden bir seviyede artık. Dahası bu seviye, suçun gizlenerek değil, gösterilerek var olduğu yeni bir düzeni işaret ediyor. Bu yüzden yaşananları “skandal” olarak adlandırmak kifayetsiz bir kaçıştan, bir arınma halinden başka bir şey değil. Çünkü “skandal” dediğimiz şey geçicidir; şaşırtır, öfkelendirir ve unutulur. Oysa bugün tanık olduğumuz “skandal”lar toplumu şaşırtmıyor; öfkelendirmiyor ve unutulması bir tarafa cemiyet nezdinde merak duygusunu pekiştirerek alışkanlık hüviyetine büründürüyor. Alışkanlıklar, Michel de Montaigne’nin meşhur Les Essais (Denemeler)’deki ifadesiyle, ahlakî reflekslerin en büyük düşmanı. Toplum, gayrımeşrû olana yalnızca tanık olmuyor; bunu magazine ederek konuşuyor, izliyor odağını veriyor ve böylece bu alışkanlık hali cemiyeti gayrımeşrûnun dilini konuşmaya zorluyor.

Bu noktada soruyu tersinden sormak istiyorum: Peki sorun tam olarak nerede? Gayrımeşrûnun artmasında mı; yoksa onun meşruiyet üretme kapasitesi kazanması mı?

Toplumların tarihinde “suç” her zaman olmuştur. Ancak suçun toplum içindeki yerinin sabit olduğu söylenemez. Suç kimi zaman yeraltına itilmiş, kimi zaman ahlakî bir tabu olarak damgalanmış, kimi zaman da açıkça bastırılmıştır. Bugün ise umûmî manzara bize maalesef çok başka bir eşikte olduğumuz gerçeğini gösteriyor. Suç, artık bastırılmıyor; bunun yerine daha da estetikleştiriliyor ve teşhir ediliyor, sergileniyor. Dolayısıyla bu dönüşüm bize, hukukî olanın yanı sıra kültürel bir bağlam okuması yapılması gerektiğini söylüyor. İşte burası yani gayrımeşrûnun kültürel bir form kazanması, “suç” olgusunun erişebileceği en tehlikeli aşama olarak karşımızda duruyor.

Guy Debord’un yarım yüzyıl önce işaret ettiği “gösteri toplumu” ( La société du spectacle) bugün başka bir evreye girmiştir ve bu yeni süreç gayrımeşrûluğun kendisini bir gösteriye dönüştürmüştür. Uyuşturucu, bahis, yeraltı ilişkileri, cinselliğe dayalı aşırılıklar ya da karanlık bağlantılar, bir suç kategorisi olmaktan çıkmış; güç, hız, haz ve ayrıcalıkla örülü bir yaşam estetiği hâlini almaya başlamıştır. Bu bilinçaltının getirdi en vahim eşleştirme “suç”un, başarısızlıkla değil de yakalanmakla eşleştirilmesidir. Çünkü yakalanmayan suç, neredeyse bir beceri göstergesi gibi okunmaktadır. Burası ahlakın klasik dilinin çöktüğü yerdir işte. Çünkü klasik ahlak, yasa-ihlâl, doğru-yanlış, meşru-gayrımeşrû gibi ikilikler üzerine kuruludur. Oysa bugün bu ikilikler geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Gayrımeşrû olan, yeterince görünür ve yeterince kazançlıysa “meşru”luk kisvesine bürünür. Zira meşruiyet, normlardan değil, seyirci onayından üretilir. İşte tam burada haz kavramı devreye girer. Ancak sözünü ettiğim haz ne Aristoteles’in ölçülü mutluluğu ne de Epikür’ün acıdan kaçınan bilgelik anlayışıdır. Bugünkü haz, sınırsızlıkla beslenen, ölçüyü düşman gören ve sürekli uyarılma talep eden neoliberal bir arzu rejimidir. Byung-Chul Han’ın altını çizdiği gibi, modern birey artık yasaklarla değil, sınırsızlıklarla yıkıma sürüklenmektedir. Yasak kalktığında özgürlüğün doğmayacağı gibi, sınır(lar) ve çerçeveler yetkisiz kılındığında önü alınamayacak şekilde başlayacak tek şey vardır, o da yozlaşma ve ahlakî bayağılaşmadır.

Haz rejimi, ahlakı asla dışlamaz; ona çok daha sinsi bir şey yapar; ahlaka yeni bir form vererek saf ahlakın yerini alır. İyi olan artık doğru olduğu için değil, haz verdiği için iyidir. Kötü olan ise yanlış olduğu için değil, keyfi, düzeni, işleyişi, sistemi bozduğu için kötüdür. Bu durumda suç, eğer haz üretiyor, hız sağlıyor ve güç vaat ediyorsa ahlakî bir sorun olmaktan çıkar, rasyonel bir tercih olarak algılanır. “Ünlü” figürlerin bu tabloda merkezî bir rol oynaması asla tesadüf değil. Çünkü onlar yalnızca birey/fert değil, toplumsal arzu nesneleridir. Pierre Bourdieu’nun symbolic capital (sembolik sermaye) dediği şey tam olarak burada devreye giriyor işte. “Ünlü”lerin, toplumun neye hayranlık duyduğunu, neyi tolere ettiğini ve neyi affettiğini görünür kılma gibi bir mahiyeti vardır. Sembolik sermaye kirlendiğinde, bu kirlenme yalnızca yukarıda kalmaz; aşağı doğru sızar. Özellikle de bugün üzerinde çok konuştuğumuz ve ülke gündeminin odağında olan medya, spor ve siyaset bu sızıntının taşıyıcı kanalları konumundadır. Medya ifşa ederken çoğaltır; spor normalleştirirken meşrulaştırır, siyaset ise çoğu zaman sansürleyerek bu düzenin sessiz ortağı hâline gelir. Böylece suç, bireysel bir sapma olmaktan çıkar; sistemle uyumlu, hatta sistem tarafından ödüllendirilen bir davranış biçimine dönüşür.

Tam bu aşamada soracağımız soru ne?

Bu gayrımeşrûluk dalgası ahlaki çöküşün sebebi midir, yoksa çoktan gerçekleşmiş bir çöküşün kaçınılmaz sonucu mu? Belki de çok daha rahatsız edici bir ihtimalden bahsedeyim: Toplum ahlaksızlaşmadı; ahlakı yeniden tanımladı. Bu hepsinden daha korkutucu…

Bir toplumda gayrımeşrûya olan temayülün artması, tek başına ahlakî bir çöküşe işaret edeceği kanaatinde değilim. Çünkü etik sapmalar tarih boyunca her toplumda olmuştur; şu anda vardır, gelecekte de olmaya da devam edecektir. Kimi zaman bastırılmış, kimi zaman yeraltına itilmiş, kimi zaman da sert biçimde cezalandırılmıştır. Asıl kırılma noktasını, gayrımeşrûnun nasıl algılandığında ve hangi anlamsal zemin içinde dolaşıma sokulduğunda, hangi dinamiklerle anlamlandırıldığından aramak gerekiyor. Bugün Türkiye’de tanık olduğumuz şey, suçun ya da gayrımeşrûnun ne derseniz nicel artışından çok daha çarpıcı bir mahiyette. O da suçun biçim değiştirmesi. Peki bu biçimsel değişiklikten ne anlamalıyız? Artık suç, gizlenmesi gereken bir etik sapma değil; örtük biçimde sergilenen bir yaşam estetiği formunda. Bu estetik, karanlıkla değil; cazibeyle çalışıyor artık. Suç, korku üretmiyor; aksine merak uyandırıyor. Utanç değil, hayranlık üretiyor. Ve tam da bu yüzden cemiyetimiz hayati tehlikeyle karşı karşıya.

Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramı, bu manzaranın anlaşılması için oldukça açıklayıcı bir misyon üstleniyor. Gayrımeşrû artık “gerçekliği” ile değil, temsiliyle dolaşımda olan bir olgudur. Yasadışı bahis, uyuşturucu, yeraltı ilişkileri ya da cinsellik etrafında örülen ağlar; yalnızca fiili suçlar değil, aynı zamanda anlatılar, imgeler ve hikâyeler formuna bürünmüş ve bu hikâyelerde suç; güç, hız, para ve bunlara bağlı olarak elde edilen birtakım ayrıcalık ve imtiyazlarla birlikte anılır bir halde çıkıyor karşımıza. İşte gayrımeşrûnun Baudrillard’ın ifade ettiği temsili kırılma yer tam da burası. Gayrımeşrû artık ahlakî bir sorun olmaktan çıkıyor; başarı anlatısının karanlık ama oldukça cazip bir versiyonu hâlinde meşrulaşıyor.

Bu noktada önemli bir ayrım yapmamız lazım. O da şu: Gayrımeşrû estetize edildiğinde, suçlu elbette masumlaşmıyor ama seyirci suçla özdeşlik kurmaya başlıyor. Çünkü estetiğin, mesafeyi kaldıran bir gücü var. Böylece izleyi

ci, izlediği şeyle arasında ahlaki bir sınır kuramaz hale geliyor. Susan Sontag’ın “başkasının acısına bakmak” üzerine kurduğu formülasyonun burada tersinden işlediğini görüyoruz. Bugün toplum, başkasının suçuna ya da gayrımeşrû zaaflarına bakarken acı değil heyecan hissediyor. “Suç”un, toplumu arındırıcı ve iyiye yönlendirici bir “acı” üretmesi yerine çok daha belirleyici ve haz verici bir misyonu var artık: içerik üretmek. Dikkat edilirse burada mesele, suçun görünür hâle gelmesi değil, asıl üzerinde durulması gereken mesele, suçun bu suretle çekici hâle gelmesidir. Özellikle gündemi meşgul eden türlü gayrımeşrûlukların çok büyük oranda “haz” merkezinde geliştiğini de göz önünde bulundurursak söz konusu cazibe daha da kuvvetleniyor. Çekicilik ise estetik bir kategoridir çünkü. Uyuşturucu, şöhret, cinsellik ve para araçlarıyla kurgulanmış “haz” merkezli bir gayrımeşrûluk ağı, estetize edilerek “gerçeklik”inden kopartılması ve Baudrillard’ın dediği temsil formuna dönüştürülmesine karşı bunun toplumdaki reaksiyonu ahlakî yargılama değil, hedonist hayranlık olmaya başlıyor.

Tam bu noktada “başarı” kavramını meseleyi detaylandıran bir araç olarak devreye sokmamız lazım. Zira modern toplumda “başarı”, uzun zamandır erdemle ilişkisini kaybetmiş bir halde. Alasdair MacIntyre’ın da işaret ettiği bir şey var; “erdem”in geleneği ve sürekliliği çöktüğünde geriye yalnızca sonuç odaklılık kalır. Sonuç kazanımsa, yolun önemi yoktur. Modern zamanlarda hortlatılmış bu Machiavelist zihniyet, gayrımeşrûyu ahlakî bir formda değil, verimlilik meselesi olarak görüyor. Suç, eğer hızlı kazandırıyorsa, statü sağlıyorsa ve en önemlisi görünürlük (şöhret) üretiyorsa söz konusu gayrımeşrû rasyonel bir tercih bağlamına oturmaya başlıyor. İşte bu durum gayrımeşrûnun artık “yanlış” olma hüviyetini kaybettiği yerdir. Çünkü o artık yanlış değil “riskli”dir. Yanlış olan ahlakî bir hüküm gerektirir; risk ise yalnızca hesaplamayı önceler. Risk alan kazanırken, risk almayan kaybeder. Bu dil, ahlakın dilini tamamen tasfiye eder. Çünkü ahlak, hesaplanan bir forma sahip değildir. Böylece suç, ahlakî bir mesele olmaktan çıkar; stratejik bir yatırım gibi düşünülür. “Ünlü” figürlerin bu yozlaştırılmış ve kolaylaştırılmış estetik zeminde merkezde konumlanması tesadüf değildir. Onların, suçun nasıl “yaşanabilir” hâle geldiğini gösteren semiyotik kimlikler taşırlar. Gayrımeşrûnun bedelini ödemeden, hatta çoğu zaman bu gayrumeşrulukla birlikte daha da güçlenerek var olabilen figürler, aslında toplumun bilinçaltına şu mesajı verir: Gayrımeşrûluğun kendisi değil; başarısızlık gayrımeşrûdur. Kabahat olan eylemin kendisi değil, yakalanmak ve ifşa olmaktır.

Bu noktada toplumun rolünün hiç de pasif olduğunu düşünmeyelim. Aksine seyirci, bu yoz estetiğin üreticilerinden biri konumunda. İzledikçe çoğaltır, konuştukça normalleştirir, paylaştıkça meşrulaştırır. Guy Debord’un tarif ettiği “gösteri”, bugün için cemiyetimizde yalnızca yukarıdan dayatılan bir düzen değil; aşağıdan, toplumun bizatihi kendisi tarafından talep edilen bir form haline gelir. Çünkü toplum, gayrımeşrû olanı yalnızca izlemiyor; onu talep ediyor, onunla eğleniyor, onunla oyalanıyor. Bu yüzden suçun estetize edilmesi, ahlakî çöküşün bir sonucu değildir; çöküşün işleyiş biçimidir. Ahlakın bir anda yıkılıp çökeceğini düşünmek doğru değil. Bu negatif süreç önce görüntüye dönüşür, sonra ciddiyetsizleştirilir, en sonunda da gereksiz ilan edilir. Gayrımeşrûnun bu süreçte oynadığı rol öncü konumunda ve hareket ettirici mahiyettedir. Çünkü toplumun talep ettiği en hızlı heyecanı, en yoğun haz vaadini ve en çarpıcı anlatıyı sunar. Bugün gelinen noktada sorununun toplum tarafını ilgilendiren tarafının adını koyalım. Toplum artık gayrımeşrûyu kınamıyor; onu seyrediyor ve bu seyirden haz duyuyor. Peki seyirin masumiyetinden bahsedebilir miyiz?

Bir toplumda ahlakın gerçekten çöktüğü an, gayrımeşrûnun artması değildir. Ahlakın çöküşü bu kadar kolay ve hızlı olmaz. Yunus Emre’nin, mensubu olduğu XII. asır toplumunun içinde olduğu ahlak ve erdem zafiyetlerden bahsettiğini biliyoruz. Aksine bir toplumda gayrımeşrûnun varlığı, sınırların ihlal edildiğini ima ettiğinden toplumsal ahlakın işletildiğini dahi teyit edebilecek bir misyona sahiptir. Asıl kırılma, utancın ortadan kalktığı, eskilerin “hicap” dediği öz denetim mekanizmasının işlevsiz kılındığı noktada yaşanır. “Utanç” terk edildiğinde ahlak, dışsal bir zorunluluk hâline gelir; içerden işleyen hiçbir mekanizma kalmaz. Bu durumda yasa dışsal hüviyetiyle elbette vardır ama içsel bağlamda öz denetimsel gücüyle ahlak ortadan kalkar. “Utanç”ın, modern zamanlardan yanlış anlaşılmış bir duygu olduğunu ifade etmeliyim. Onu bastırılması gereken bir kalıntı ve bireysel özgürlüğün önündeki bir engel olarak görme eğilimi günden güne toplumlara sirayet ediyor. Diğer taraftan da ahlakın en derin dayanağı gözden kaçırılıyor. Bernard Williams’ın tam da bunun üzerine vurguladığı bir gerçek var:  Utanç yalnızca başkasının bakışıyla ilgili değildir; kişinin kendisiyle kurduğu etik ilişkinin merkezinde yer alır. Utanç, “başkaları ne der” kaygısından ziyade “ben neye dönüştüm; neye dönüşebilirim?” tarzında bir öz eleştiri ve tedbir sorusudur. Bugün bu soru sorulmuyor. Bunun nedeni “utanç” duygusunun sistematik biçimde itibarsızlaştırılmasıdır. Utananın değil, utanmayan güçlü sayıldığı, utancı, zayıflık; avamî ifade etmek zorundayım arsızlığın ise özgüven olarak kodlandığı toplumsal sistematik pekişiyor. Dahası bu aksiyolojik dönüşüm, bireysel psikolojik değil, kolektif, toplumsal bir zihniyet değişimidir. Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üzerine (Zur Genealogie der Moral: Eine Streitschrift)’nde yaptığı analiz burada hatırlanmaya oldukça değer. Nietzsche, adı geçen eserinde modern insanın suçluluk ve utanç duygularını bastıran ahlak biçimlerini eleştirirken, paradoksal bir biçimde bugünün dünyasına zemin hazırlayan bir kırılmaya da işaret ediyor ve modern ahlakın suçluluk ve utanç üzerinden bireyi bastırdığını söylerken, bu bastırmanın çözülmesinin insanı daha erdemli değil, içsel ölçüsünü kaybetmiş bir varlığa dönüştüreceğini öngörüyor. Zira ona göre temel sorun ahlakın negatif süreçle yozlaşması değil; ahlak çözüldüğünde onun yerini alacak daha yüksek bir etik bilinç üretilememesi. Tam anlamıyla etik, erdemsel, ahlaki ve bunun sonucunda doğan estetik bir savrulma hali…

Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite (Liquid Modernity)’de bu savrulmayı açıklamak için elverişli bir çerçeve sunuyor bize. Bauman’a göre liquid (akışkan) bir toplumda normlar kalıcı değildir; bu yüzden bağlayıcı olmaktan çıkar. Buna karşılık “utanç”, normlara bağlı bir duygudur. Dolayısıyla normlar akışkanlaştığında, utanç da çözülür. Geriye yalnızca linçler, sosyal medya öfkeleri, kısa süreli bireysel ve sosyal infialler gibi geçici ve anlık tepkiler kalır. Ancak bunların hiçbiri ahlakî değildir; çünkü ahlak süreklilik ister. Tam bu noktada daha önce çektiğim dikkati bir kez daha çekmek istiyorum; ama bu kez farklı bir kavramla.. Yazının baş taraflarında Montaigne’ye atıfla “alışılmışlık” ciddi bir ahlaki düşman olduğunu söylemiştim. Burada kullanacağım kavram biraz daha Kafka’ya yakın olacak; kanıksama. Çünkü utanç kaybolduğunda yerine utanmazlık gelmiyor; o boşluğu kanıksama ve kayıtsızlık hali dolduruyor. Çok net diyebilirim ki kayıtsızlık ve kanıksama hali utanmazlıktan çok daha tehlikelidir, Çünkü utanmazlık her ne olursa olsun yine de, hâlâ bir tavırdır. Kayıtsızlık ve kanıksama ise hiçbir şey hissetmemektir. Yani Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’nda ifade ettiği kötülük analizlerinin de işaret ettiği önce teorik “düşüncesizlik” halinin ve bunun evrildiği kanıksama ve kayıtsızlık ve akabinde beklenen pratik tepkisizlik… Sonuç: kötülük pratiğinin hiç düşünülmeden eyleme geçirilmesi. Başı ve sonu birbirine bu kadar hızlı bağlayan etken ise Kafkaesk bir hâl-i pürmelâl: kanıksama ve kayıtsızlık…

Bugün Türkiye’de “ünlü”ler etrafında dönen gayrımeşrû ilişkiler karşısında toplumun verdiği tepki de tam olarak budur işte. Bir anlık şaşkınlık, kısa süreli bir öfke ama ardından hızla gelen ve meselenin aslını ve vehametini “unutma” yoluyla yerleşen uzun süreli merak, haz, hayranlık. Neil Postman’ın ifadesiyle söyleyecek olursam; eğlence biçiminde sunulan her şey, ciddiyetini yitirir.

Bu noktadan sonra artık tek tek gündemdeki tüm aktörleri, ünlüleri, medya figürlerini ya da münferit gayrımeşrûlukları konuşmanın anlamı kalmıyor. Çünkü mesele kişiler değil; kişileri mümkün kılan düzendir. Gayrımeşrû olanın bu kadar rahat dolaşımda olabilmesi, bir cesaret patlamasından daha ziyade bir alışkanlık, kanıksayış ve kayıtsızlık rejiminden kaynaklı olduğunu düşündürüyor. Burada aksiyolojik bir çöküşten bahsedeceksek bunun gürültülü bir yıkım şeklinde değil, sessiz bir duyarsızlaşma olarak gerçekleştiğini ifade etmek zorundayım.

Tüm bu bahsi geçenlerin üzerine şunun tespitini de yapmak lazım. “Ahlaki yozlaşma” ifadesi, geniş manzarada tüm bu olan bitenleri tam olarak karşılamıyor ve basit kalıyor. Çünkü yozlaşma, aslında bir şeyin bozulduğunu ima eder. Oysa burada bozulmaktan çok yer değiştirme söz konusu. Ahlak, doğru ile yanlış arasındaki ayrımdan çekilip; monotonluk ile heyecan, rutin ile hareket ve genel zamanlı irade ile an odaklı haz arasındaki ayrıma taşınmış durumda; dahası bu ayrımın pratiksel çıktısı olarak da “yanlış” olan, gayrımeşrû davranmak değil; gayrımeşrû davranıp kaybetmek odağında kendisine anlam buluyor. Zaten bu aksiyolojik sapmayı, gayrımeşrûyu ahlakî bir mesele olmaktan çıkarıp stratejik bir hesaba dönüştüren etken de tam olarak bu.

Bu yüzden verilen anlık tepkiler, devam eden soruşturmalar, operasyonlar ve kısa süreli arınmalar esasen  bir “temizlik” meselesi değildir. Tüm bunlar sadece yüzeyi parlatmaya yarar; ama zemini değiştirmez. Şunu kaçırmamak lazım; sorun ahlakın ihlal edilmesi değil, ahlakın artık bireysel ve sosyal bir referans olmaktan çıkmasıdır. Ve bugün gayrımeşrûnun bu kadar görünür olması bir çöküş belirtisinden çok daha fazlası; toplumun artık bu manzarayı kanıksamış olduğunun bir göstergesi maalesef.

Dediğim gibi; artık tek tek vakaları, isimleri ya da dosyaları konuşmak meseleyi aydınlatmaktan çok dağıtır. Çünkü görünür hâle gelen gayrımeşrûluk, bireysel ahlaki zaafların toplamı olmaktan ziyade toplumsal bir düzenek içinde işleyen bir davranış biçimi olmaya başladı. Bu tür zaafiyetlerin bu kadar rahat dolaşımda olması, yalnızca onu işleyenlerin cüretinden değil, onu çevreleyen kültürel iklimden kaynaklanıyor. Bu iklimde gayrımeşrû olan, dışlanan ya da bastırılan bir anomali olmaktan çıkıyor; olağan, hatta öngörülebilir bir ihtimale dönüşüyor. Tam da bu nedenle yaşananları bir “kopuş” olarak değerlendirmiyorum.  Şahsi kanaatim meselenin toplumsal karşılığı zamana yayılan ve kümülatif devam eden bir kanıksama sürecinin görünür sonuçları.

Türkiye’de bugün görünür hâle gelen gayrımeşrûluk manzarasını yalnızca hukukî ya da polisiye bir mesele olarak ele alındığında kaçınılmaz biçimde bu meseleyi ele alışımızı eksik bırakmış oluruz. Çünkü bu manzara, devlet,toplum ve bireyden oluşan bu organik üçlü ilişkinin uzun süredir yaşadığı bir dönüşümün yan ürünüdür. Çünkü Türk(iye) modernleşmesi boyunca ahlakın, çoğu zaman ya devletin buyurgan diliyle ya da toplumun muhafazakâr refleksleriyle taşındığını gördük. Dolayısıyla bu da bizde bir vehim yaratmış oldu. Halbuki doğru olan bu sorumluluğu  bireyin içsel farkındalıklarıyla anlamlandırmaktı. Zaten bu  nedenle cemiyetimiz tarafından ahlak, içerden kurulan bir ölçü olmaktan çok dışardan dayatılan bir sınır gibi algılandı. Sınır gevşediğinde ise yerini dolduracak güçlü bir içsel zemin üretilememiştir. Tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi. Bugün yaşanan gayrımeşrûluk dalgası, tam da bu tarihsel boşluğun güncel biçimi aslında.

Bu aksiyolojik boşluğun bu kadar genişlemesinde Türk siyasetinin de payı var elbette. Özellikle de siyasetin son zamanlarda edindiği pragmatik dilin söz konusu boşluğa boşluk katmada üstüne yok.  Zira son yıllarda siyasetin ahlakî olanla meşru olan arasındaki farkı bulanıklaştıran bir söylem ürettiğine şahit oluyoruz. Zira meşruiyet, hukuktan çok güçle, ahlakî tutarlılıktan çok sonuçla tanımlanırsa, toplumsal ölçünün de buna göre şekillenmesi kaçınılmazdır. “Başarı”nın ve “kazanma”nın her şeyin önüne geçtiği bir siyasal iklimde kullanılan araçların sorgulanması ikincil seviyeye düşer ve bu irtifa kaybı söz konusu sorguyu işlevsiz kılar. Siyasetin topluma bu noktada negatif tesiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü birey, gündelik hayatında da aynı bu kullanıyor ve kendi ikliminde, kendi şartlarında yeniden üretmeye başlıyor. Bugünün düsturu: sonuç varsa yol konuşulmaz; kazanç varsa yöntem sorgulanmaz.

Hulâsa edelim:

Türkiye’de gayrımeşrûluk ne bir anda ortaya çıkmış bir sapmadır ne de yalnızca bireylerin ahlaki zayıflığıyla açıklanabilir. Bu furya, siyasal dilin, kültürel alışkanlıkların, hayatı anlamlandırma tarzının ve felsefi ölçü kaybının zamana yayarak birlikte ürettiği bir sonuçtur. Ahlak, dışsal bir denetim aracı olarak kaldığı sürece; içsel bir sorumluluk bilincine dönüşmediği müddetçe, her kriz vaka bazlı geçici olacak, her “temizlik” yeni bir kirlenmenin önünü açacaktır. Asıl mesele, bu zaafların varlığı değildir. Bu zaaflarla kurulan sakin, hesapçı ve mesafesiz ilişki ve bu ilişki yumaklarının toplum tarafından kanıksanmasıdır. Çünkü bir toplum, gayrımeşrû olanı kanıksadığında ve ona rutinini kıran ve anlık haz veren magazinel bir “eğlence” olarak yaklaştığında onu sonlandırmak yerine taşımaya başlar. Böylece gayrımeşrû, artık toplumsal vicdanın karşısında duran bir tehdit değil, bizzat toplumsal vicdanın içine sızmış bir kanıksayış ve kayıtsızlık formuyla ahlak anlayışının derinliklerinde kamufle olur.  Siyasetin, meşruiyeti başarıyla; medyanın, dili hızla; toplumunsa, refleksi konforla ölçmeye ve anlamlandırmaya devam ettiği sürece sürece gayrımeşrû yalnızca biçim değiştirecektir.