|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
“Elit” ve “elitizm” kavramlarının kamusal dilde geçirdiği anlam kayması, yalnızca politik polemiklerin değil, modern toplumların bilgiye, otoriteye ve rehberliğe duyduğu güven krizinin de bir yansıması olmakla birlikte Epstein skandalı, bu dönüşümün sembolik kırılma anlarından biri olarak hafızaya kazındı. Başlangıçta bir suç ağına dair adli bir soruşturma olarak görülen bu skandalın, kısa sürede çok daha geniş bir tartışmanın parçası hâline geldiği ve bu skandalın failleri olarak karşımızda duran “Batılı elitler” ifadesinin, medya söyleminde, politik retorikte ve dijital kamusal alanda giderek yaygınlaşan olumsuz, negatif hatta irrite edici kategorik tasnife dönüştüğü bir gerçek. Böylece “elit” ve “elitizm”in, bünyesinde tabiî haliyle barındırdığı ahlakî sorumluluk ve entelektüel rehberlik gibi aslî çağrışımlarından yarım asırdır devam eden uzaklaşma süreci, bu aksiyolojik misyonun kapalı ağlar, güç ilişkileri, servet ve ayrıcalık rejimleri ile birlikte son olarak haz ve gayrı meşrû zafiyet zümreleriyle birlikte anıldığı bir seviyeye ulaştı.
Bu dönüşümün, modern kamusal alanın yapısal değişimiyle yakından ilişkili olduğu muhakkak. Jürgen Habermas’ın The Structural Transformation of the Public Sphere adlı çalışması, kamusal tartışmanın rasyonel eleştirel zeminden giderek medyatik ve duygusal bir zemine kaydığını göstermesi açısından oldukça önem arz ediyor. Habermas’a göre kamusal alanın bu dönüşümü karmaşık kavramların sloganlara indirgenmesini kolaylaştırmıştır. “Elit” kavramının yaşadığı anlam kayması da tam olarak bu bağlamda okunabilir. Yani birden çok katmanı barındıran bu kavramın, medyatik ve politik dilde basitleştirilerek tek boyutlu bir etikete dönüştüğünü görüyoruz ve bu sürecin, kavramın düşünsel içeriğinin zayıflamasına yol açtığını da.
“Elit” kavramının profil olarak olumsuz çağrışımlar kazanmasında politik retoriğin rolü de oldukça belirleyici. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in özellikle Epstein skandalından sonra Batı’ya yönelik eleştirilerinde kullandığı “yozlaşmış Batılı elitler” söylemi, kavramın ideolojik bir hedefe dönüşmesine katkı sağlamışa benziyor. Politik söylem, doğası gereği kavramları sadeleştirir; çünkü siyaset karmaşık düşünsel ayrımlardan çok güçlü semboller üretir. Ancak bu sadeleştirme, çoğu zaman kavramsal doğruluğun kaybı pahasına gerçekleşir. Böylece “elit” ve “elitizm”, entelektüel rehberliği ve etik sorumluluğu, estetik farkındalığı ifade eden bir kategori olmaktan çıkarak, politik bir suçlama kategorisine dönüşmüştür.
Bu noktada, elit kavramının yaşadığı dönüşümün dilbilimsel bir karşılığı olduğunu belirtmek gerekir: pejoration. Dilbilimde pejoration, bir kelimenin zaman içinde olumsuz anlamlar kazanması sürecini ifade eder. Raymond Williams’ın Keywords adlı çalışmasında da üzerinde durduğu gibi modern toplumların temel kavramları politik mücadelelerin içinde yeniden tanımlanır. “Elit” kelimesinin yaşadığı dönüşüm de bu sürecin tipik bir örneğidir zira. Kavram, tarihsel olarak virtue (erdem), excellence (mükemmeliyet) ve responsibility (sorumluluk) ile ilişkilendirilirken son asır içerisinde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek privilege (ayrıcalık) ve detachment (kopukluk) ile ilişkilendirilmektedir. Türkiye özelinde iktidarın popülist söylemlerinin bu duruma katkısı asla yabana atılamaz. Hele ki iktidarın “elit” ve “elitizm” kavramlarını kendisine varoluşsal bir öteki olarak seçmesini göz önünde bulundurursak… “Elitizm”in Türkiye odağındaki genel algısını müstakil bir başlık altında daha detaylı tartışacağım.
Lafı uzatmadan söyleyeyim. Burada yapılması gereken kritik bir ayrım var. Epstein vakası elitizmin değil, “elit” olarak görülen bazı figürlerin ahlakî çöküşünün hikâyesidir. Kavram ile temsil arasındaki bu ayrım yapılmadığında, tekil olaylar genelleştirilmiş kavram eleştirilerine dönüşür. Modern kamusal tartışmaların en büyük problemlerinin başında kavramların, onları yanlış temsil eden örnekler üzerinden yargılanması geldiğini hepimiz kabul etmeliyiz. Zira bu durum “elit” ve “elitizm”in tarihsel anlamının görünmez, üzerine bir de gayet negatif bir anlam yüklenmesine yol açmıştır. Dolayısıyla “elit” kavramını yeniden düşünmek, modern toplumların entelektüel rehberlik fikrine duyduğu güveni yeniden tartışmak gerekiyor. Çünkü “elitizm”i yeniden tartışmak, yalnızca bir sosyal kategoriyi değil, aynı zamanda toplumların hem kendi hususi serüvenlerinde hem de genel medeniyet meselesinde önemli bir soruyu gündeme getirecektir: Toplumlara bilişsel, etik ve estetik rehberlik görevini kim, nasıl üstlenebilir?
Elitizm Güç, Şöhret ve Para Odaklı Sınıfsal Bir Ayrıcalık Mıdır? Yoksa Bireysel ve İnsanî Bir Bilinç Hâli Midir?
Şurası çok net: “Elit” kavramının modern tartışmalarda maruz kaldığı en temel sapma, onun bir sınıf kategorisi olarak okunmaya başlanmasıdır. Bugün “elit” kelimesi çoğu zaman ekonomik güç, siyasal nüfuz veya sosyal görünürlük ile özdeşleştirilir; oysa bu eşitleme, kavramın tarihsel anlamından ciddi bir kopuşu ifade eder. Max Weber’in toplumsal hiyerarşiyi class–status–party ayrımıyla ele alması, bu karışıklığın neden problemli olduğunu açık biçimde gösterir. Weber’e göre sınıf, ekonomik konumla, statü toplumsal saygınlıkla, siyasal güç ise kurumsal nüfuzla ilgilidir. Modern kamusal söylemin yaptığı hata ise bu üç farklı boyutu tek bir kelimeye, “elit” kavramına indirgemesidir. Böylece elitlik, ahlâkî, ferdî ve entelektüel bir nitelik olmaktan çıkarılarak sosyo-ekonomik bir kategoriye dönüştürülür. Bu dönüşüm aslında kavramın anlamsal kaymasına da işaret eder. Dilbilimde semantic shift olarak adlandırılan bu süreç, bir kelimenin zamanla yeni anlamlar kazanmasını ifade eder ki “elit” ve “elitizm”in de maruz kaldığı değişim daha spesifik olarak bir pejoration (aşağılama) örneğidir. Kavram yalnızca yeni anlamlar kazanmamış, aynı zamanda olumsuz çağrışımlar da yüklenmiştir. Raymond Williams’ın Keywords: A Vocabulary of Culture and Society adlı eserini yeniden hatırlarsak, Williams’ın öne sürdüğü, modern toplumlarda temel kavramların politik mücadeleler içinde yeniden tanımlandığı fikrini aklımızda tutmamız gerekiyor. “Elit” kelimesinin bugün toplumlar için sınıf, ayrıcalık ve kopukluk bağlamlarını çağrıştırması tam da bu tarihsel yeniden tanımlamanın dramatik bir sonucu.
Oysa klasik düşünce geleneğinde elitizm, hiçbir zaman sınıfsal bir doktrin olarak tasarlanmamıştır. José Ortega y Gasset’in The Revolt of the Masses eserinde yaptığı ayrımı bu noktada oldukça belirleyici buluyorum. “Elit”, toplumun üstünde konumlanan bir sınıf değil, kendisinden ortalamanın talep ettiğinden fazlasını talep eden bireydir. İşte bu yaklaşım, “elitizm”i sosyolojik bir kategori olmaktan çıkarıp etik bir kategoriye dönüştürür. İşte yapılan düşünsel ve kodlamaya dair yapılan yanlışın ban teli burası: “Elit”lik para, güç, servet ve şöhrete sahiplik merkezinde doğuştan gelen bir ayrıcalık değil, bilinçli biçimde üstlenilen bir sorumluluktur. Hata nerede? Hata, meselenin tartışma zeminini yanlış bir alana kaydırmada.
Bu nedenle elitizmin sınıfsal değil ahlaki ve bireysel bir nitelik olduğunu özellikle vurgulamak ve “elit” olmanın, yüksek bir servete, şöhrete, nüfuza ve sosyal çevreye aidiyet değil, belirli bir sorumluluk düzeyini üstlenmek olduğunun farkına varmak bu kavramın kirletilen itibarı için oldukça önemli. Bu sorumluluk, bireyin kendisine, bilgiye ve topluma karşı kurduğu ilişkiyle ilgili zira. Dolayısıyla elitizm, bir “üst sınıf ideolojisi” değil, bir sorumluluk etiği bilincidir.
Bu perspektif, aslında elit kavramının modern çağda neden yanlış anlaşıldığını da açıklar nitelikte. Thorstein Veblen’in The Theory of the Leisure Class adlı eserinde analiz ettiği gösterişçi tüketim (conspicuous consumption), zenginliğin çoğu zaman kültürel derinlikten bağımsız bir görünürlük ürettiğini ve özellikle şöhret kavramının modern toplumlarda görünürlüğü, “değer”, “erdem” ve”fazilet”in yerine tebdil etmektedir. Yani modern kültür, görünür olanı değerli olanla karıştırma (kasten) eğiliminde. Fakat “elit”lik görünürlük değil yükümlülük üretir. Bu yüzden “elit” profil, imkânların değil sorumlulukların insanıdır. Dolayısıyla “elitizm”in doğru tanımı, sınıf veya statü üzerinden değil, bireysel etik kapasite üzerinden yapılmalıdır. “Elitizm”in, tüm bunlardan sonra toplumdan ayrıcalık talep eden bir konum değil, topluma karşı sorumluluk hisseden bir bilinç hâli olduğunu herhalde artık söyleyebilirim. Bu ayrımı netleştirebilirsek bir diğer soruyu sorabiliriz:
Gerçek elit kimdir? Ahlak, irfan ve hikmet ekseninde elitlik nasıl tanımlanmalıdır?
Etik ve Sorumluluk Ekseninde Yeni Bir “Elit” Tanımı
“Elit”liği sınıfsal bir kategori olmaktan çıkarıp ahlâkî, bireysel bir sorumluluk olarak konumlandırdığımız anda kavramın merkezine insanın iç dünyası, öz farkındalığı ve öz denetimi yerleşir; bu suretle de “elit”, dışsal göstergelerle değil, içsel bir terbiye ve bilinç hâliyle tanımlanır. Bu nedenle “elit”lik, yalnızca bilgi birikimiyle değil, bilginin sorumluluğunu üstlenme kapasitesiyle de ilgilidir. Bilgi ile hikmet arasındaki ayrım burada belirleyicidir: bilgi (knowledge) dünyayı anlamayı sağlar; hikmet (wisdom) dünyada nasıl yaşanacağını öğretir. Aristoteles’in phronesis kavramı yani pratik hikmet bu ayrımı klasik felsefede açık biçimde ortaya koyar. Phronesis, teorik bilginin hayatın somut alanına aktarılabilme kapasitesidir. Başka bir deyişle bilgi ile eylem arasındaki köprüdür. İşte “elit”liğin başladığı yer, bu köprünün kurulduğu yerdir.
İskoçyalı filozof Alasdair MacIntyre, kült haline gelmiş After Virtue adlı eserinde modern toplumların yaşadığı en büyük aksiyolojik krizlerden birinin “ortak ahlâkî dilin parçalanması” olduğunu savunur. Ona göre modern insan, erdem kavramını kaybetmiş; ahlaki tartışma, ortak bir zeminden yoksun kalmıştır. Böyle bir ortamda elit, yalnızca bilgi üreten kişi değil, ahlâkî düşünceyi canlı tutan kişi olmalıdır. Dolayısıyla “elit”in alâmet-i fârikası olan biricikliği, istisnâîliği ve yalnızlığı bu bilinç hâlinin doğal bir neticesidir. Bu perspektif Türk düşünce geleneğinde “irfan” kavramı etrafında derinleşir. Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini ya da Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı’nı bir de bu gözle okumakta fayda var diye düşünüyorum.
“Elit”liğin bir diğer göstergesi kültürel bilinçtir. Pierre Bourdieu’nün, Distinction’ında ortaya attığı ve çok tartışmaya kapı araladığı bir kavram var: cultural capital; kültürel sermaye. Bu spekülatif kavram “elit”liğin aynı zamanda kültürel bir birikim meselesi olduğunu göstermesi açısından ehemmiyet arzediyor ki kültürel sermaye denilen şey, estetik beğeni, dil kullanımı, kültürel üretim, etik hassasiyet ve düşünsel birikim gibi unsurlardan oluşur. Bu yaklaşımı Türk düşünce ve estetik mecrasında temaşa edebileceğimiz hangi isim vardır diye sorsak, benim cevabım doğrudan Ahmet Hamdi Tanpınar olur. Özellikle de Huzur romanındaki İhsan karakteri. Çünkü İhsan, şöhreti, parası, nüfuzu da soya dair gücü olmaksızın kültürel sürekliliğin devamını sağlayan bir “elit” olarak çıkar karşımıza. İhsan bir öğretmendir. Ne politik nüfuzu vardır, ne şöhreti, ne soy aidiyeti, ne serveti… Tam da Tanpınar’ın medeniyeti, zamanla kurulan hassas bir ilişki olarak kodladığı ve bu ilişkiyi sürdürenlerinde kültürel bilinç taşıyan insanlar olduğuna dair tespitinde olduğu gibi. “Elit”lik, kültürel sürekliliğin taşıyıcısı olma hâlidir.
Elitliğin Estetik Boyutu: Zevk, Üslup ve Şiir
“Elitizm” tartışmasının bir diğer boyutu estetik mahiyet. Zira bu mahiyetin, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin kalitesini belirleyen çok hayati bir yanı var. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değil, aynı zamanda hisseden ve beğenen bir varlık. Bir toplumun estetik ufku daraldığında yalnızca sanatının değil, topyekûn kamusal hayatın inceliğinin de elden gittiğini görmek hiç de zor değil. Bu noktada Roger Scruton, Beauty adlı eseriyle bize elitliğin estetik boyutunu anlamak için güçlü bir referans sunuyor. Scruton’a göre güzellik duygusu, insanın dünyaya verdiği değerin göstergesi. Buna bağlı olarak da modern dünyanın en büyük krizlerinden biri de güzelliğin gereksiz görülmeye başlanması. Güzelliğin, insana, dünyayı yalnızca kullanılacak bir nesne olarak değil de aynı zamanda korunacak bir anlam alanı olarak görmesini de sağladığını düşünürsek estetik bilincin, elitliğin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir çırpıda kavrayıveririz.
Estetik bilinci yalnızca sanat üretmekle ilgili olarak düşünmekte başka bir anlam darlığı maalesef. Söz konusu bilincin en büyük göstergelerinden biri dilin kullanım biçimidir zira. Bu tasarruf, metaforla, imgeyle, Yahya Kemal’in tabiriyle derûnî ahenkle ve hayal üretimiyle taçlanmış yüksek bir dil kullanımını işaret eder. Yani şiir…
- S. Eliot, şiiri, bireysel duygunun spontane dışavurumu değil, kültürel hafıza ile bireysel deneyimin disiplinli bir sentezi olarak görürken aslında şairin yalnızca kendi çağının değil, kendisinden önceki çağların da sesini taşıdığını, bu nedenle de şiirle meşgul olmanın aynı zamanda bir medeniyet sorumluluğu olduğunu ifade ederken bir nevi “elit” bir duruş ve tavrı da ortaya koymuştur. Zira şiire, klasik edebiyatımızın en “elit” şairlerinden biri olan Şeyh Gâlib’in meşhur Hüsn ü Aşk’ında Ol demde Sühan huzûra geldi / Kün emri gibi zuhûra geldi şeklindeki ifadeyle ilâhî bir mahiyet kazandırılmıştır. XX.asrın büyük Fransız şairi Paul Valéry’e kulak verirsek şu meşhur ifadesi de yine aynı bağlamda hatırlanabilir:
“Şiir asla tamamlanmaz, yalnızca terk edilir.” Mesela bu cümle, elitliğin en temel özelliklerinden biri olan mükemmellik talebini yansıtması bakımından oldukça önemlidir. “Elit”, yeterliyle yetinmeyen kişiyse şiir de yeterliyle yetinmeyen bir dil pratiğidir. Şiirin, “elit” bir tavır oluşunun bir başka nedenine bakacak olursak, onun popüler olanla kurduğu mesafeyi göz önünde bulundurmamız gerekir. Şiir, kolay anlaşılmayı değil; derin çağrışımları hedefler. Bu nedenle şiir, geniş kitlelerin değil, dikkatli, nitelikli okurlara hitap eden bir formdur. Bu durum, şiiri asla “kopuk” kılmaz; “yoğun” kılar. İşte “elit”liğin çok bahsedilen o fikrî yalnızlık boyutunu belki de en iyi temsil eden hâl budur.
Tam bu noktada “elit” ile “entelektüel” arasında kritik bir kavramsal ayrım yapmam gerekiyor sanırım. Zira ikisi aynı şey değil. Modern tartışmalarda bu iki kavram birbirinin yerine kullanılıyor olsa da aralarında ince fakat son derece önemli bir fark var. Her entelektüel elit değildir. “Elit”in de entelektüel olmak gibi bir zorunluluğu olmasa da entelektüel olma kapasitesine sahiptir. Neden? Çünkü entelektüel, öncelikle bilgi üreten, yorumlayan ve eleştiren kişidir. Elit ise söz konusu değer üretimini epistemik, ahlâkî ve estetik sorumluluğu kamusal alanda temsil eden, mükellefiyet üstlenen kişidir. Başka bir ifadeyle entelektüel bir toplumsal rol, elitlik ise bir bilinç hâlidir. Bu iki kavram arasındaki farkın detaylarına girmek esas meselemizi farklı bir tartışma eksenine taşıyacağından bu farkı müstakil başka bir tartışmaya bırakıp, bu yorumla iktifa etmekte fayda var.
Türkiye’de “Elitizm” Neden Olumsuz Algılanıyor?
Türkiye’de “elit” ve “elitizm” kelimelerinin semantik açıdan taşıdığı tedirgin edici tınısı, güncel siyasal tartışmalarla birlikte ülkenin modernleşme tecrübesinin derinliklerinde aranmalıdır. Türkiye’de “elit” tartışması aynı zamanda bir modernleşme psikolojisi çünkü. Modernleşmenin yönü, hızı ve yöntemi toplumun farklı kesimleri arasında eşit bir zihniyet dönüşümü üretmediğinden, bu süreç kaçınılmaz olarak “toplum”, daha doğrusu “halk” ile “elit” semantikleri arasında keskin bir mesafe hissi doğurduğu aşikâr.
Bu noktada Şerif Mardin’in merkez/taşra ayrımı odaklı yaklaşımı bize kritik bir açıklama sunabilir. Mardin’e göre Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme süreci büyük ölçüde devlet merkezinde, devlet eliyle şekillendiği ve toplumsal dönüşüm yukarıdan aşağıya ilerlediği için bu durum, modernleşmenin taşıyıcıları olan aydınlarla toplumun geniş kesimleri arasında zihinsel ve kültürel bir mesafe üretmiştir. Modernleşmenin kurumsal yüzü hızla görünür hâle gelirken, kültürel dönüşüm aynı hızla içselleştirilememiştir. Bu eşitsiz tempo ve senkron eksikliği “elit” kavramının zamanla rehberlikten çok mesafe ile ilişkilendirilmesine zemin hazırlamıştır. Ancak burada kritik bir kavramsal karışıklığın da altını çizmek gerekiyor. Türkiye’de “elitizm” eleştirilerinin önemli bir bölümü aslında toplumunun gerçekliklerine yabancı “aydın” eleştirisidir. Oysa “elit”, “aydın” ile de aynı kişi değildir. (Her ne kadar aralarında detaya dönük bazı farklar olsa da “entelektüel” ile “aydın” profillerini burada kasten ortak kullanıyorum.) Bu ayrım yapılmadığında, Türkiye’de aydına yönelen eleştiriler “elit” kavramına yönelmiş gibi görünür ve bir galat-ı meşhûr olarak kavramın olumsuz çağrışımları güçlenir. Bu mesele hakkında sayısız makalenin yayımlandığı, kitabın yazıldığı, konferansların verildiği, tebliğlerin sunulduğu bir gerçek. Meraklısı için ucu bucağı olmayan bir literatür mevcut.
Türk edebiyatına baktığımızda modernleşmenin yarattığı gerilim sıklıkla geçmiş ile gelecek arasında sıkışmışlık hissi üzerinden anlatıldığına şahit oluruz. Tanzimat dönemi romanlarının yanı sıra Yakup Kadri, Halide Edip, Peyami Safa, Reşat Nuri ve daha pek çok isim buna örnek olarak verilebilir. Bu ruh hâli içinde “elit” figürün iki imge arasında gidip geldiği görülür: 1.Toplumu ileri taşımaya çalışan kişi. 2. Toplumdan ve toplumun gerçekliklerinden uzaklaşmış kişi. “Elit” kavramının Türk sosyolojisindeki ambivalans doğası, tam da bu noktada belirginleşir. Bir de günümüzün politik dilinin ürettiği bir çatışma ve bu çatışmadan edinilen varoluşsal meşruiyet meselesi var tabi.
Türkiye’de “elit” ve “elitizm” kavramlarının olumsuz bir çağrışım kazanmasında modern siyasal dilin belirleyici olduğu bir gerçek. Özellikle son yıllarda siyasal söylemde duymaya çok alıştığımız ve öteki konumunda dillendirilen “elitler” kavramı, toplumdan ve toplumun gerçekliğinden kopuklukla, imtiyazla ve kibirle özdeşleştirilen bir suçlama kategorisi olarak kullanıldığına yakinen şahitlik ettik; ediyoruz. “Elitizm” bu söylem içerisinde entelektüel bir sorumluluk fikri olmaktan çıkarılıp neredeyse sosyal bir kusur gibi sunuldu. Bu dil, siyasal meşruiyet üretiminde sıkça başvurulan bir karşıtlık kurma stratejisiyle birlikte işledi ve “halk” ile “elitler” arasında keskin bir ayrım kurularak mağduriyet merkezli bir anlatı inşa edildi. Ancak zaman oldukça dikkat çekici bir manzara oluştu. Başlangıçta eleştirilen, tenkit edilen güç, servet, görünürlük, politik nüfuz ve dahası kibir odaklı, aynı sahtelikte ve aynı sapmaya râm olmuş başka tür bir “elit”lik biçiminin farklı bir kadro ve farklı bir çevre tarafından yeniden üretildi. Bu süreç, söz konusu sahte “elit”liğin ortadan kalkmadığını; yalnızca el değiştirdiğini göstermiyor mu? Bu suretle “elitizm” karşıtı söylem, paradoksal biçimde kendi elitini üretmiş; güç, para, şöhret ve nüfuz etrafında şekillenen yeni bir ayrıcalık alanı ortaya çıkarmamış mıdır? O zaman “elitizm” tartışmasının aslında “elit”liğin sahih ve hakikî temeliyle değil, onun siyasal söylem içinde nasıl tanımlandığı ve kimin tarafından temsil edildiğiyle ilgili olduğunu ortaya koymamız lazım.
Sonuç olarak Türkiye’de, “elitizm” tartışması hiçbir zaman “elit”lerin gerçek rolü ve “elitizm”in hakikî mahiyetiyle varlığı temelinde tartışılmamıştır. Bu yüzden Türkiye’de “elitizm”in kavramsal olarak neyi karşıladığına ve hangi sorumlulukları üstlenmesi gerektiğine dair doğru tartışmaları yürütebilecek temiz bilinçlerin olduğunu maalesef düşünmüyorum. Türkiye’nin ihtiyacı “elit” karşıtlığı değildir; “elit”liğin doğru anlaşılmasıdır.
Türk sosyolojisi, kastettiğim sahih “elit”liğin ihtiva ettiği seçkinlik fikrine çok da yabancı olmadığını düşünüyorum. Zira bu farkındalık tarihsel olarak halkın içinden doğan ve toplumun farklı katmanlarında farklı üsluplarla tezahür eden güçlü irfan gelenekleriyle de beslenmiştir. Örnek olması için ifade edeyim. Osmanlı şehir hayatının en rafine kültürel damarlarından biri olan Mevlevîlik, yalnızca bir tasavvuf yolu değil, aynı zamanda bir adâb-ı muaşeret mektebi, bir estetik terbiyesi ve bir şehirli zarafet disiplini üretmiştir. Musikîden mimariye, şiirden, felsefeye ve elbette edebiyata hatta sohbet ve sofra adâbına kadar uzanan bu incelikli dünya, “seçkin”liğin servetle değil ölçü, üslup, terbiye ve temsil kabiliyeti ile kurulduğu bir kültürel elitizm biçimini temsil eder dersem yanılmış olur muyum? Buna mukabil, merkezin dışında kalan sosyal havzalardaysa Bektaşîlik, daha yatay ve kapsayıcı bir irfan diliyle bu “seçkin”lik fikrini farklı bir tonda karşılamış; hiyerarşik görünmeyen fakat güçlü bir ahlak, edep ve hikmet çerçevesi sunmuştur. Bu gelenek, metafiziksel ve spiritüel bir elitizm tarzını gündelik hayatın içinde, daha geniş kitlelerin erişebileceği bir bilgelik alanına dönüştürmüştür. Üstelik bu irfanın taşıyıcıları yalnızca kurumlar değil, bizatihi dilin kendisi olmuştur: Mevlevî şiirlerinde, Bektaşî deyişlerinde ve Anadolu’nun sözlü kültüründe dolaşan metaforlar, imgeler ve çok katmanlı, geniş çağrışımlı, anlaşılması için entelektüel müktesebat isteyen mana dünyası, halkın estetik ve düşünsel ufkunun sanıldığından çok daha derin bir seçkinlik damarına sahip olduğunu gösterir; ki bu tavır da aslında gayet elitist bir tavırdır. Böylece Anadolu’nun kültürel tarihinde seçkinlik yalnızca saray ve merkez çevresine mahsus bir ayrıcalık olarak değil, farklı toplumsal katmanlarda farklı biçimlerde yaşanan bir “irfan aristokrasisi” olarak varlık göstermiştir. Bu gerçek, “elitizm”in Türkiye’de yalnızca son yüzyılda yaşanan ve yanıltıcı, yüzeysel algılarla kodlanan bir kopuş veya mesafe bağlamında değil, aksine köklü bir kültürel süreklilik meselesi olarak yaklaşmamız gerektiğini ortaya koyması açısından önem arz eder.
Elitizm Toplumsal Bir Gerekliliktir
Toplumlar yalnızca kurumlarla değil, ölçülerle, kâidelerle ayakta durur. Bu ölçüler, neyin doğru, neyin değerli, neyin güzel ve neyin anlamlı olduğuna dair ortak bir hassasiyet ve hissiyat üretir. Ama bu hassasiyet kendiliğinden ortaya çıkmaz; onu taşıyan rollere, profillere ihtiyaç vardır. Kültürün, düşüncenin ve ahlakın çıtasını görünmez biçimde yukarıda tutan bir kesim her zaman var olmalıdır; olmuştur da. Bu “seçkin” kesim ortadan kalktığında toplum yalnızca yönünü değil, ölçüsünü de kaybeder. Modern kitle toplumunun en büyük kırılganlığı da işte burada ortaya çıkar: yönsüzlük, yönünü bilmezlik. Bilgiye erişimin arttığı fakat bilginin değersizleştiği, görünürlüğün arttığı fakat otoritenin zayıfladığı bir çağda toplumlar medeniyete dair rehberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyar. Çünkü bilgi çoğaldıkça hakikati ayırt etmek zorlaşır; seçenekler arttıkça yön bulmak güçleşir. “Elitizm” tam da bu noktada, bir görevi tayin etmek için ortaya çıkar: yön tayini. Bir toplumun sahih, hakikî, gerçek “elit”leri mensubu oldukları toplumun bilişsel ve duyuşsal seviyesini yükseltir. Tartışmanın seviyesini, dilin inceliğini, düşüncenin derinliğini, kamusal hayatın zarafetini görünmez biçimde belirleyen bir referans çerçevesi oluşturur. Bu referans çerçevesinin yokluğunda ortaya çıkacak manzara nedir peki? Cevaba ne yazık ki çok aşinayız. Bu “seçkin”, “seçilmiş” zümrenin faal olmadığı, ilga edildiği, küstürüldüğü bir kamusal hayat hızla sertleşecek, dil kabalaşacak, tartışma yüzeyselleşecek, nezaket değersizleşecek, etik eylemsizleşecek ve estetik derinlere gömülecektir. Vasat, bir norm haline bürünecektir. Çünkü “elitizm”, toplumun düşünsel ve estetik çıtasını görünmez biçimde yukarıda tutan bir seviye mekanizmasıdır.
Belki de yazının ilk cümlesinde kurmam gereken cümleyi yazının sonunda kurayım; vermem gereken bilgiyi burada vereyim.
Kökeni Latince eligere yani “seçmek” fiiline dayanan ve Fransızca élite (seçkin) ile élitisme (seçkincilik) kelimeler üzerinden bugünkü anlamına kavuşan “elit” ve “elitizm” kavramları, yukarıda izah etmeye çalıştığım, tartışmaya gayret ettiğim sebeplerle yanıltıcı ve yönlendirici etkenlerden mülhem algımızda oluştuğu haliyle gücü, serveti, kibri, nüfuzu ve kopukluğu değil, değeri, niteliği, etiği, estetiği, bilgiyi ve yüksek kültürü seçme iradesinin adını taşır. Bu bakımdan seçkin yani elit, sahte parıltısıyla görünür olan değil, ölçüsüyle ve mutedilliğiyle hissedilen ve farklılık arz eden kişidir. Kalabalıklardan ayrıcalık ve imtiyaz talep eden değil, kalabalıkların ufkuna istikamet kazandırdığı için o kalabalıktan ayrılan, gürültüye karışan değil, seviyenin sessizce yükselmesine imkân veren bir bilinç hâlidir.
Bu nedenle “elitizm” toplumlar için bir medeniyet gereğidir.