Toplumsal Cinsiyet Esitligi

Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Neden Hâlâ Gerekli

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı sorunları analiz etmek için hala vazgeçilmez bir kavramsal çerçeve sunmaktadır.
Getting your Trinity Audio player ready...

ÖZET

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı sorunları analiz etmek için hala vazgeçilmez bir kavramsal çerçeve sunmaktadır. Bu çalışma, “gender” kavramının uluslararası literatürde son yıllarda kazandığı ideolojik savrulmayı savunmayı amaçlamadığı gibi, kadın-erkek eşitliğini bu tartışmalar nedeniyle toptan reddeden yaklaşımları kabul etmemektedir. Aksine, kadınların biyolojik cinsiyetlerinden değil, kendilerine atfedilen toplumsal roller ve beklentilerden kaynaklanan eşitsizliklerini görünür kılan ve farkları belirginleştiren araçların korunması gerektiğini savunmaktadır. Bu çerçevede toplumsal cinsiyet eşitliğini; kimlik temelli normatif tartışmalardan bilinçli bir şekilde ayrıştırarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini Türkiye bağlamında ölçülebilir, izlenebilir ve politika üretilebilir bir kavram olarak ele alırken; normatif ve ideolojik tartışmaların ötesinde, kamu kurumları arasında ortak bir kavramsal dil oluşturmayı hedefleyen teknik bir politika çerçevesinin, hem “gender” kavramı etrafındaki ülke pozisyonunun netleştirilmesinin hem de ihtiyaç duyulan analitik ve teknik çerçevenin oluşturulmasının önemini vurgulamaktadır.

Kavramsal Karmaşa, İdeolojik Aşırılık ve Politika Gerçekliği Arasında Bir Değerlendirme

Türkiye’de toplumsal cinsiyet[1] eşitliği tartışması, son yıllarda kadınların somut ve ölçülebilir yapısal dezavantajlarından ziyade, “gender” kavramı üzerinden yürüyen ideolojik ve dil/tercüme sorunundan kaynaklı bir gerilim alanına hapsolmuştur. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının konu ile ilgili yayınladığı bir genelge ve bu genelge üzerinde ASH Bakanına yöneltilen sorulara verilen cevaplardan anlaşıldığı kadarıyla Bakanlık “toplumsal cinsiyet” ve onun bir türevi olan “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramlarının kullanımına şiddetle itiraz etmekte ve gelen eleştirilere “hangi kavramın neye hizmet ettiğini bilmemiz gerekiyor” şeklinde bir savunma gerçekleştirmektedir.  Bu yaklaşım, kadınların işgücü piyasasında düşük temsilinden, siyasette karar alma mekanizmalarına sınırlı erişimine; kadına yönelik şiddetin sürekliliğinden gündelik hayatın ürettiği görünmez maliyetlere kadar uzanan temel sorunları farklı bir düzleme itmektedir. Oysa toplumsal cinsiyet eşitliği, Türkiye açısından bir kimlik tartışması değil, doğrudan kamu politikası kapasitesi ve kalkınma meselesidir.

Uluslararası literatürde “gender” kavramının son yıllarda yaşadığı dönüşüm, Türkiye’de kadın-erkek eşitliğine yönelik meşru taleplerin toptan reddedilmesine yol açan bir reaksiyona dönüşmüştür. Bu durum, kavram ile politika hedefinin birbirine karıştırıldığını göstermektedir.

Toplumsal cinsiyet başlığı etrafında oluşan kamusal gerilimi anlamak için bazı kavramların belirli ideolojik ve aktivist faaliyetler ile iç içe geçtiğini kabul etmek gerekir. Uluslararası ölçekte cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği gibi kuir teori ve cinsiyet ideoljisi ekseninde şekillenen söylemlerin, çoğu zaman birbirinden farklı olguları tek bir normatif çerçeve altında toplayarak eleştirel değerlendirmeyi zorlaştırdığı; bilimsel, hukuki ve politik ayrımların belirsizleşmesine yol açtığı görülmektedir. Akademik çevrelerin, meslek kuruluşlarının ve uluslararası kuruluşların belirli bir ajanda adına özel bir çalışma yürüttüklerine de hiç şüphe yoktur. Özellikle 2010’lu yılların başlarından itibaren BM kuruluşlarının önderliğinde bu çalışmaların ağırlık kazandığı görülmektedtir. OHCHR ve UN Women tarafından hazırlanan belge ve raporlarda zamanla “gender” kavramının yanında “sexual orientation and gender identity” (SOGI) ve sonrasında SOGIESC kavramlarının kullanıma alındığı görülecektir.  Bu kavramların “gender” başlığı altında ya da onunla birlikte kullanılması kavramsal sınırları bulanıklaştırmış, hatta yok etmiştir.

Bu durum, özellikle kamu kurumlarında, kavramların analitik araçlar olmaktan çıkarılıp ideolojik çağrışımlar taşıyan etiketler olarak yorumlanmasına sebep olmaktadır. Ancak bu yorumlar, toplumsal cinsiyet eşitliğini kadınların istihdam, şiddetten korunma, sosyal hayatlarındaki sıkıntılar ve kamusal temsilde karşılaştıkları somut yapısal dezavantajları analiz eden meşru bir çerçeve olmaktan çıkardığında sorunlu bir sonuç doğurmaktadır. Kavramların ideolojik dönüşümlerine yönelik eleştirinin anlaşılabilirliği eşitlik ihtiyacının inkâr edilmesini değil; kavramların doğru bağlamda, doğru amaçla ve doğru şekilde kullanılmasını gerekli kılmaktadır.

Kavramsal Karmaşanın Kaynağı: “Gender” Meselesi

“Hangi kavramın neye hizmet ettiğini bilmek” için Alex Byrne’ın analizleri önemli bir çerçeve sunmaktadır. Byrne’a göre günümüzdeki tartışmanın merkezinde, “gender” kelimesinin tarihsel ve dilsel olarak yanlış bir kavram seçimi olması yatmaktadır. Byrne’ e göre, İngilizcede yüzyıllar boyunca biyolojik cinsiyetin eş anlamlısı olarak kullanılan “gender” kelimesi, 20. yüzyılda biyolojik cinsiyetten farklı sosyal rolleri tanımlamak için tercih edilmeye başlanmıştır. Byrne bunun nedenini 20. yüzyılda, “sex” kelimesinin cinsel ilişki anlamında daha sık kullanılmasıyla oluşan baskı olarak açıklar ve bu tercihin kavramsal karışıklığı daha en baştan kaçınılmaz kıldığını belirtir.

Bu sorun, feminist literatürde (biyolojik) cinsiyet (sex) ile toplumsal rollerin (gender) ayrıştırılmasıyla bir süre idare edilse de, Judith Butler’ın öncülüğünde ortaya çıkan cinsiyet ideolojisinin etkisiyle birlikte bu ayrımın kendisi de sorgulanmaya başlanmıştır. Butler’ın biyolojik cinsiyetin dahi toplumsal olarak inşa edildiği yönündeki iddiası, kavramı analitik bir araç olmaktan çıkarıp bir belirsizlik alanına taşımıştır. Sonuçta “kadın” kategorisinin neye işaret ettiği giderek muğlaklaşmış, kadınlara özgü yapısal dezavantajların politika düzeyinde tanımlanması zorlaşmıştır.

Bu teorik tartışma, akademik düzeyde meşru olabilir. Ancak kamu politikası açısından bakıldığında, belirsiz kategoriler üzerinden politika ve hizmet üretmek mümkün değildir. Türkiye’de yaşanan problem tam da burada ortaya çıkmaktadır: Batı merkezli teorik bir tartışma, yerel bağlamdan koparılarak toplumsal cinsiyet eşitliğinin tamamına yöneltilen bir itiraz gerekçesi hâline gelmiştir.

Yanlış Eksen: İdeolojik “Gender” Tartışması ve Türkiye Gerçekliği

Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik itirazların çok büyük bir bölümü, kadınların istihdamı, eğitimi ya da şiddetten korunması gibi somut başlıklara değil; “gender” kavramının cinsiyet ideolojisi doğrultusunda kazandığı yeni anlamlara yöneliktir. Bu itirazların kendi içinde tutarlı yönleri bulunabilir. Ancak sorun, bu eleştirilerin kadınların mevcut eşitsizliklerini görünmez kılacak şekilde genelleştirilmesidir.

Bu karmaşa, Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının “yabancı”, “ideolojik” ve “toplumsal yapıyı tehdit eden” bir söylem olarak algılanmasına zemin hazırlamıştır. Oysa bu algı, eşitlik ihtiyacının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

Bu çerçevede, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı’nın meclis ve bütçe görüşmelerinde kadınlar lehine dile getirdiği “kadının güçlendirilmesi” ve “kadın-erkek fırsat eşitliği” vurgularının önemli bir katkı içerdiği kabul edilmelidir. Ancak bu yaklaşım, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının sağladığı analitik ve teknik çerçevenin yerini tek başına dolduramaz. Zira güçlendirme söylemi çoğunlukla sonuçlara odaklanmakta; eğitim, istihdam veya sosyal destekler yoluyla kadının bireysel kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Buna karşılık toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların neden sistematik olarak dezavantajlı konumlara itildiğini üreten rol beklentilerini, normatif kabulleri ve yaptırım mekanizmalarını analiz eder. Başka bir ifadeyle, güçlendirme sorunun sonuçlarıyla ilgilenirken; toplumsal cinsiyet eşitliği sorunun kaynağını politika nesnesi hâline getirir.

Benzer biçimde, “fırsat eşitliği” vurgusu, başlangıç koşullarının nötr olduğu varsayımına yaslandığında, kadınların bu fırsatları fiilen kullanmalarını engelleyen görünmez bariyerleri gözden kaçırma riski taşır. Müellifi olarak kimilerince Einstein kimilerince Feynman gösterilen bir deyişe göre; “teoride, teori ile pratik arasında fark yoktur, oysa pratikte vardır”. Ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmesi, kariyer kesintileri, siyasal alanda “uygunluk” değerlendirmeleri ve rol ihlallerine karşı geliştirilen görünmez yaptırımlar, fırsatların kâğıt üzerinde eşit olmasının pratikte eşitlik üretmediğini göstermektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, tam da bu görünmez engelleri görünür kılarak sorumluluğu bireylerin uyum kapasitesinden alıp kurumsal yapılara ve toplumsal normlara yöneltir. Bu kavramsal çerçeve dışlandığında, kadınlara yönelik politikalar bütüncül olmaktan uzaklaşmakta; şiddet, istihdam, bakım emeği ve siyasal temsil gibi alanlarda kalıcı dönüşüm üretme kapasitesi zayıflamaktadır.

Bu noktada, toplumsal cinsiyet kavramının neden vazgeçilmez bir analiz aracı olduğunu göstermek için basit ama öğretici birkaç örnek ele alınabilir. Akşam işten eve dönen bir erkeğin, ev hanımı olan eşinin yemek hazırlamamış olmasını ya da hazırlanan yemeği beğenmemesini gerekçe göstererek kadına şiddet uygulaması, yüzeyde “aile içi bir anlaşmazlık” gibi görünebilir. Ancak bu durumda şiddetin nedeni, kadının biyolojik olarak kadın olması değil; kadına atfedilen toplumsal rolün ihlal edildiği iddiasıdır. “Ev hanımı” kimliği üzerinden kurulan beklenti, kadının belirli saatlerde belirli hizmetleri sunması gerektiği yönündedir ve şiddet, bu beklentinin yerine getirilmemesine verilen bir yaptırım biçimi olarak ortaya çıkmaktadır.

Erkeklerinin eşlerini aldatmaları ya da terk etmeleri, boşanmak istemeleri toplumumuzda normal kabul edilirken; bir kadının beraber olduğu erkeği terk etmek istemesi şiddetle ya da cinayetle sonuçlanabilmektedir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun bir çalışmasına göre, 01 Ocak-31 Temmuz 2024 tarihleri arasındaki 7 aylık sürede öldürülen 228 kadından 69’u boşanmak istediği, barışmayı reddettiği, evlenmeyi veya ilişkiyi kabul etmediği için öldürüldüğü iddia edilmektedir.

İş mülakatına giren kadın adaylara erkek adaylardan farklı olarak; evli değilse evlilik planı olup olmadığı, evli ise doğum planlaması olup olmadığının sorulması oldukça sık rastlanan bir durumdur. Her ne kadar kağıt üzerinde fırsat eşitliğinden bahsedilse de, uygulamada bu tür sorular üzerinden fırsat eşitliği zedelenmektedir.

Bu örnekler, toplumsal cinsiyet eşitliğinin neden kimlik temelli bir tartışma değil, yapısal bir politika meselesi olduğunu açık biçimde ortaya koyar. Kadına yönelen şiddet burada, bireysel öfke ya da anlık bir gerilimden ziyade, kadınlık rolüne yüklenen itaat, hizmet ve sorumluluk normlarının ihlaline verilen ceza üzerinden üretilmektedir. Dolayısıyla mesele, kadın ile erkek arasındaki farklar değil; bu farklara yüklenen anlamların nasıl bir ilişki doğurduğudur. Toplumsal cinsiyet eşitliği tam da bu noktada devreye girer: Şiddeti yalnızca sonuçları üzerinden değil, onu mümkün kılan rol beklentileri ve normatif kabuller üzerinden görünür kılar. Bu analiz yapılmadığında, şiddet münferit bir olay gibi ele alınır; yapısal nedenler gözden kaçırılır ve politika müdahaleleri kaçınılmaz olarak eksik kalır.

Türkiye’de Verinin Söylediği: Eşitlik İhtiyacı Devam Ediyor

Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı, erkeklerin belirgin biçimde gerisindedir. Kadın istihdamı OECD ortalamalarının altındadır ve bu fark yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Ücretsiz bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilmesi, kariyer kesintileri ve esnek olmayan çalışma modelleri, yapısal eşitsizliğin temel bileşenleridir.

Türkiye’de tabloyu tartışmayı aşan biçimde görünür kılan birkaç temel gösterge vardır. İlki, işgücüne katılım açığıdır. TÜİK’in 2024 yılı işgücü istatistiklerine göre işgücüne katılma oranı erkeklerde %72,0 iken kadınlarda %36,8 düzeyinde gerçekleşmektedir.  İkincisi, OECD kıyası: OECD’nin 2023 verisine göre 15–64 yaş grubunda kadınların işgücüne katılım oranı OECD ortalamasında %66,7’ye ulaşmakta ve her ne kadar Türkiye 2013’te %33,8 olan bu oranı 2023 yılında %40,9’a çıkarmış olsa da hala OECD ortalamasına göre belirgin biçimde geride kalmaktadır. Üçüncüsü, bakım emeği asimetrisi: TÜİK zaman kullanım verilerine dayalı akademik çalışmalar, hanehalkı ve aile bakımına ayrılan sürenin kadınlarda günlük yaklaşık 3 saat 31 dakika düzeyinde seyrettiğini ve çalışan erkeklerde bu sürenin dakikalar seviyesinde kaldığını göstermektedir.

Siyasi temsil alanında da tablo benzerdir. Kadınların parlamentoda ve yerel yönetimlerde temsili sınırlı kalmakta; karar alma süreçleri büyük ölçüde erkekler tarafından şekillendirilmektedir. Bu durum, politika önceliklerinin belirlenmesinde kadın deneyimlerinin yeterince yansımamasına neden olmaktadır.

Kadına yönelik şiddet ise meselenin en can alıcı kısmıdır. Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması (2024)’na göre, kadınların %28,2’si psikolojik, % 18,3’ü ekonomik, % 12,8’i ise fiziksel şiddete uğramıştır. Yaşamının herhangi bir döneminde maruz kalınan şiddet incelendiğinde, boşanan kadınların %62,1’i psikolojik, %42,5’i ekonomik, %41,5’i ise fiziksel şiddete maruz kalırken; evli kadınların %26,4’ü psikolojik, %19,9’u ekonomik, %11,6’sı ise fiziksel şiddete maruz kaldı. Hiç evlenmeyen kadınların %25,7’si psikolojik şiddete, %14,2’si dijital şiddete, %13,4’ü ise ısrarlı takibe maruz kalmıştır. Şiddet vakalarının süreklilik göstermesi, sorunun münferit değil, yapısal olduğunu açıkça göstermektedir. Bu tablo karşısında toplumsal cinsiyet eşitliği, soyut bir norm değil; doğrudan yaşam hakkı, güvenlik ve sosyal refah meselesi hâline gelmektedir.

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken önemli bir husus, kadın-erkek eşitliği ya da toplumsal cinsiyet eşitliği denildiğinde kastedilenin mutlak, mekanik veya sonuçları birebir aynılaştıran bir eşitlik anlayışı olmadığıdır. Buradaki eşitlik, biyolojik farklılıkları, yaşam döngüsündeki ayrışmaları veya bireysel tercihleri inkâr eden bir “aynılık” iddiasına değil; kadınlar ve erkekler için eğitim, istihdam, siyasal temsil ve hukuki koruma gibi alanlarda eşit haklara ve eşit fırsatlara erişimi güvence altına alan bir çerçeveye işaret etmektedir. Politika düzeyinde hedeflenen, kadınların yapısal dezavantajlar nedeniyle sistematik olarak geride kaldıkları alanlarda fırsatların dengelenmesi; yani rekabetin, tercihlerin ve toplumsal katkının daha adil koşullar altında gerçekleşmesini sağlamaktır. Bu yaklaşım, eşitliği ideolojik bir soyutlama olmaktan çıkararak toplumsal meşruiyeti yüksek bir kamu politikası hedefi hâline getirmektedir.

Bir Vaka Analizi: Ulusal Eylem Planları

Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının ideolojik tartışmalara kurban edilerek teknik ve ölçülebilir bir kamu politikası aracı olmaktan çıkarılmasının en somut sonuçları, kadına yönelik şiddetle mücadele belgelerinde izlenebilmektedir. Bu çalışmanın temel tezi olan; kavramın normatif yüklerden arındırılarak kadınların somut yaşam koşullarını iyileştirecek analitik ve teknik bir çerçeveye oturtulması gerekliliği, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele IV. (2021-2025) ve V. (2026-2030) Ulusal Eylem Planları karşılaştırıldığında bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira analitik bir çerçeveden yoksunluk, kamu yönetiminde hedeflerin yapısal bir dönüşüm yaratılmadan bir sonraki plana kopyalanarak aktarılmasına neden olmaktadır[2].

IV. Ulusal Eylem Planı (2021-2025) ile V. Ulusal Eylem Planı (2026-2030) arasındaki ilişki incelendiğinde, temel sorun alanlarına dair hedeflerin tamamlanarak aşılmadığı, aksine biçim değiştirerek devredildiği görülmektedir. IV. Plan döneminde önceliklendirilen “kurumlar arası işbirliği”, “şiddet önleme merkezlerinin (ŞÖNİM) kapasitesinin artırılması” ve “kamu personeline yönelik farkındalık eğitimleri” gibi başlıklar; V. Plan’da da –üzerine ‘Yapay Zeka’ veya ‘Davranışsal Dönüşüm’ gibi yeni kavramlar eklenerek– varlığını sürdürmektedir. Planlama literatüründe bir başarısızlık göstergesi olan bu durum, şiddetin kök nedenlerine inilmediğini göstermektedir. Şiddetin kök nedeni olan toplumsal rol dağılımındaki eşitsizlikler, toplumsal cinsiyet kavramının sağladığı analitik araçlarla ölçülmediği sürece; veri entegrasyonu veya personel eğitimi gibi araçsal hedefler, nihai amaca hizmet etmeyen, dolayısıyla bitmeyen bürokratik süreçlere dönüşmektedir.

Hedeflerin yapısal bir dönüşüm yaratılmadan bir sonraki plana kopyalanarak devredilmesinin temel sebebi, politika yapıcıların sorunun adını koyarken yaşadığı kavramsal çekingenliktir. IV. Plan, “gender” tartışmalarının yarattığı hassasiyet nedeniyle kavramsal bir muğlaklık içinde kalmış ve mevcut mevzuatı koruma refleksine odaklanmıştır. Buna karşılık V. Plan, bu boşluğu sosyolojik analiz yerine teknokratik araçlarla doldurmaya çalışmaktadır. Planda öne çıkan “Yapay Zeka Tabanlı Risk Analizi” ve “Bilimsel Bilgi Ekosistemi” gibi hedefler, bu çalışmanın savunduğu ölçülebilirlik ilkesiyle ilk bakışta uyumlu görünse de, metodolojik bir hata barındırmaktadır. V. Plan, veriyi eşitsizliği görünür kılmak için değil, sadece şiddet failini tahmin etmek (kolluk perspektifinden) için kullanmayı hedeflemektedir.

Oysa toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifi, verinin sadece “kimin, kimi, nerede öldüreceğini” değil; kadınların hangi toplumsal roller nedeniyle bu risk altında olduğunu ölçmesini gerektirir. Kreş sayısı, bakım yükü, ücret eşitsizliği gibi yapısal verilerle desteklenmeyen bir şiddetle mücadele planı, ne kadar yüksek teknoloji kullanırsa kullansın, bataklığı kurutmak yerine sivrisinekleri daha hızlı saymaktan öteye geçemeyecektir.

Sonuç olarak, IV. Plan’dan V. Plan’a devreden kısımlar, Türkiye’nin kadına yönelik şiddetle mücadelede bir yöntem krizinde olduğunu göstermektedir. Bu krizden çıkış; kavramı ideolojik bir savaş alanı olmaktan çıkarıp, kadınların maruz kaldığı dezavantajları izlenebilir göstergelerle takip eden teknik bir kamu politikası çerçevesine oturtmakla mümkündür. Ancak bu sayede VI. Ulusal Eylem Planı (2031-2035) yazılırken, aynı hedefleri tekrar kopyalamak yerine, yapısal dönüşümün sağlandığı yeni bir aşamadan bahsetmek mümkün olacaktır.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Savunmak

Türkiye’nin batılı kavramlar ve bu kavramlara atfedilen anlamlara ilişkin uzun ve önemli bir tecrübesi vardır. Modernleşme tarihimizden kültür ve medeniyet ayrımına kadar uzanan bu tartışmada Mümtaz Turhan ve Erol Güngör gibi aydınların kültür değişmesi çerçevesindeki değerlendirmeleri akılda tutulmalıdır. Bu perspektife göre; batı menşeli bir kavramın veya metodun kullanılması, kültürel bir teslimiyet anlamına gelmez. Mümtaz Turhan’ın ısrarla vurguladığı gibi asıl mesele; bir kavramın sorun çözme kapasitesini ve ‘ilmi metodunu’ transfer edebilmektir. Toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesi de bugün Türkiye için sosyal bünyedeki sorunları teşhis etmeye yarayan teknik ve ilmi bir metot olarak görülmelidir.

Bu noktada şu ayrım net bir şekilde yapılmalıdır: Toplumsal cinsiyet eşitliğini savunmak, “gender” kavramının Batı’da uğradığı ideolojik dönüşümü ve kazandığı yeni anlamları savunmak demek değildir. Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları, biyolojik cinsiyeti inkâr etmek zorunda değildir. Aksine, kadınların biyolojik cinsiyetleri nedeniyle maruz kaldıkları dezavantajları telafi etmeyi de amaçlamalıdır.

Bu ayrımı net biçimde ortaya koyan yaklaşımlar, kimlik temelli aşırılıkların toplumsal meşruiyet krizleri ürettiğini göstermektedir. Yascha Mounk’un da isabetli bir şekilde belirttiği gibi;  evrensel hakların dili, dar ve soyut kimlik tartışmalarına hapsolduğunda, geniş toplumsal desteği yitirmektedir.

Türkiye açısından bu uyarının altı kalın bir şekilde çizilmelidir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, toplumun geniş kesimlerinde karşılığı olan bir adalet talebidir. Bu talebin ideolojik aşırılıklarla özdeşleştirilmesi, hem kadınların hem de kamu politikasının aleyhine sonuçlar üretmektedir.

Sonuç

Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği, bir ideolojik savaş başlığı olarak değil; veriye dayalı, ölçülebilir ve sonuç odaklı bir politika alanı olarak ele alınmalıdır. “Gender” kavramı etrafında yaşanan küresel tartışmalar, kadınların Türkiye’de karşı karşıya olduğu yapısal sorunları geri planda atmaktadır.

Alex Byrne’ın ortaya koyduğu kavramsal analiz, bu tartışmanın neden yanlış eksende yürüdüğünü anlamak için çok önemlidir. Kavramların bulanıklaşması, eşitlik ihtiyacını geçersiz kılmamalıdır. Aksine, eşitlik politikalarının daha dikkatli, daha yerli ve daha rasyonel bir çerçevede yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar.

Bu bağlamda, mevcut tartışmaları ve normatif yaklaşımları dışarıda bırakarak, Cumhurbaşkanlığı’nın koordinasyonunda, kamu kurumları arasında ortak bir dil kullanılmasını hedefleyen teknik bir politika çerçevesi tanımlanmalıdır. Ulusal ve uluslararası yazışmalarda, politika geliştirme ve uygulama süreçlerinde, program belgelerinde bu çerçeveye bağlı bir ortak dil kullanılmalıdır. Bu sayede hem “gender” kavramı etrafındaki tartışmalara ilişkin ülke pozisyonu netleşirken hem de toplumsal cinsiyet eşitliği açısından ihtiyaç duyulan analitik ve teknik çerçeve oluşturulmuş olur. Toplumsal cinsiyet eşitliği, tüm talepleri aynı anda ve eşzamanlı olarak karşılamayı vaat eden normatif bir ideal olarak değil; hangi alanlarda hangi önceliklerin gözetileceğini açıkça tanımlayan, olası hak çatışmalarını görünür kılan ve bu çatışmaları yöneten bir kamu politikası çerçevesi olarak ele alınmalıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, Türkiye için hâlâ gereklidir. Ancak bu gereklilik, ideolojik sloganlarla değil; kadınların somut yaşam koşullarını iyileştirmeyi hedefleyen, kavramsal olarak net ve politik olarak uygulanabilir bir yaklaşımla savunulmalıdır. Bu denge kurulduğunda, eşitlik tartışması hem toplumsal meşruiyet kazanacak hem de gerçek karşılığını bulacaktır.

Bu çalışmanın iddiası, “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramının normatif veya sembolik üstünlüğü nedeniyle vazgeçilmez olduğu değildir. Teorik olarak fırsat eşitliği, adalet ya da sosyal eşitlik gibi çerçeveler de kadınların maruz kaldığı yapısal dezavantajları analiz etmek için kullanılabilir. Ancak Türkiye’de kamu politikası pratiğinde bu kavramlar, toplumsal rollerin ürettiği eşitsizlikleri sistematik biçimde ölçen, izleyen ve karşılaştırılabilir hale getiren analitik bir çerçeveye henüz sahip değildir. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının bu çalışmada tercih edilmesinin temel nedeni, kamu yönetiminde yıllar içinde biriken veri setleri, göstergeler, izleme mekanizmaları ve kurumsal refleksler açısından hâlâ en operasyonel araç olmayı sürdürmesidir. Dolayısıyla mesele belirli bir kavramı savunmak değil; hangi kavram kullanılırsa kullanılsın, kadınların istihdam, bakım yükü, siyasal katılım ve şiddet riskini belirleyen toplumsal rol dağılımlarını görünür kılan, ölçülebilir ve politika üretilebilir bir çerçevenin korunmasıdır. Bu çalışma, mevcut koşullar altında bu kapasitenin en az kayıpla nasıl sürdürülebileceğine odaklanmaktadır.

Dipnotlar

[1] Bu çalışmada toplumsal cinsiyet kavramı, İngilizce “gender” kavramının karşılığı olarak Uluslararası Ceza Mahkemesinin Roma Statüsünün 7. Maddesinin (3). Fıkrasında yer aldığı şekilde kullanılmaktadır: “the term “gender” refers to the two sexes, male and female, within the context of society. The term “gender” does not

indicate any meaning different from the above.”

[2] Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Türkiye’nin Demografik Krizini Yeniden Düşünmek” çalışmamızda, “politika belgelerinde doğru şekilde tanımlanan hedeflerin, uygulama aşamasında kurumsal mekanizmalara dönüştürülemeden bir sonraki plan dönemine yeniden hedef olarak aktarılmasın” “taahhüt devri” olarak kavramsallaştırmıştık. Taahhüt devri kavramını bu çalışmada da rahatlıkla görmek mümkündür.

Kaynakça

International Criminal Court. (1998, 17 July). Rome Statute of the International Criminal Court (Article 7(3))

KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELE IV. ULUSAL EYLEM PLANI (2021-2025)

KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE MÜCADELE V. ULUSAL EYLEM PLANI (2026-2030)

OECD (2023), Labour force participation rate (indicator). doi: 10.1787/8a801325-en

Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights. (2011, 17 November). Discriminatory laws and practices and acts of violence against individuals based on their sexual orientation and gender identity: Report of the United Nations High Commissioner for Human Rights (A/HRC/19/41). United Nations Human Rights Council.

UN Women. (2022, February). Handbook on gender mainstreaming for gender equality results. UN Women.

UN Women. (2025, June). Measuring gender-based violence: Data collection and evidence on violence based on sexual orientation, gender identity, gender expression and sex characteristics. UN Women.

Byrne, A. (2023). Trouble with Gender: Sex Facts, Gender Fictions. Polity Press.

Güngör, Erol. (1990). Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik. İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Mounk, Y. (2023). The Identity Trap: A Story of Ideas and Power in Our Time. Penguin Press.

Turhan, Mümtaz. (1987). Kültür Değişmeleri: Sosyal Psikoloji Bakımından Bir Tetkik. İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.